konu konuyu açmıştı. keyifli sohbetimizin ikinci kahveleri söylendiği sırada ben üzerimden ilk buluşmaların o rahatsız gerginliğini atmıştım bile. bir ara, kızın bakımlı elleri ve ince düzgün parmakları dikkatimi çekti. "fabrikada çalışıyorum demiştin. ama ne fabrikası olduğunu söylemedin." dedim. o da gülümseyerek "kuruyemiş fabrikası. toplama, işleme, paketleme fılan yapılıyor" dedi. "peki ne iş yapıyorsun fabrikada? muhasebede misin?" diye sordum. "yok hayır. ben muz kızartıyorum" diye cevap verdi.
kafamı toparlamam bir kahve yudumu kadar sürdü. "çok ilginç. yani şey.. bizim orada muzu kızartarak yemezler pek" dedim. uzmanlık alanına girildiğini fark ettirircesine "ama çok güzel oluyor. tabi yapmasını da bilmek lazım" dedi. heyecanını bölmemek istediğimden, kahve bardağımdan daha sık yudum alarak dinleme pozisyonuna geçtim.
"şimdiye kadar kızartılmış muz yememiş olman çok garip. evet, aslında ben de muzu meyve olarak severim ama yine de kızartması da leziz. hatta biliyor musun, bizim fabrikaya muzlar sizin oradan geliyor. eskiden yolda çürüdüğü için çok getiremezlerdi. onun için pahalıydı. ama şimdi öyle değil. çoğu insan sanar ki, muzu soğuk yerde tutarsan taze kalır. ama tam tersi, muz sıcak yerde durmalı...."
kız, ince sesi ve narin el hareketleriyle, muz hakkında konuşurken, ben git gide ortama yabancılaştım. yabancı belgeselere yapılan dublaj gibi, iç sesim çevreden gelen sesi bastıracak kadar yüksek perdeden konuşmaya başladı.
"göz ne acayip lan" dedim içimden. "dışarıdan alıp beyne ulaştırdığı bilgi kadar içeridekini de dışa veriyor. mutlu, üzgün, yorgun, azgın, heyecanlı... bütün bu duyguları şu iki küçük organdan analiz etmemiz çok enteresan. her şeyi geçtim, bir de bu organlara güzellik gibi bir görev de vermişiz. misal şu kızın gözleri. çok güzeller. yani kime sorsan öyle der. peki niye? yeşil olduğu için mi, farklı olduğu için mi, kızıl saçlarıyla ya da beyaz teniyle çok uyumlu olduğu için mi... niye güzel lan? eyvallah kabul, güzel de... niye?". bu sorularla boğuşurken kahveden bir yudum daha aldım ve yine düşüncelere daldım. aradaki boşluğu şimdi hatırlamıyorum ama, en son "acaba fabrika kızı şarkısından bahsetsem mi? ama yanlış anlayabilir.. fabrikada muz kızartır, sanki patates gibi.. kızartırken hayal kurar, bütün insanlar gibi.. ehehhe.. o değil de kibritçi kız ne iş yapıyordu yav? kibrit satıyorsa kötü. koca bulması lazım.." diye düşünüyordum. o sırada kız gülmeye başladı. hala içimden konuştuguma emindim. yani az önceki şarkıyı gerçekten seslendirmiş olamazdım. dolayısıyla anladım ki kahkalar bana değil. sanırım konu değişmişti ve ben epeydir uzaklardaydım. birini dinliyor gibi yapmanın altın kuralı (konu değişimlerine reaksiyon ver ve dinlememeye devam et) binaen kendime geldim."... ah bir görseydin çok komikti. yani ben daha önce bir kedinin muz yediğini görmemiştim. neyse.. işte, bir tane makine var. o muzları kesiyor. sonra muz dilimleri bir sepete düşüyor. ben oradan alıp kızartıyorum. baska bir sepete koyuyorum. geçen kızartma makinesini değiştirdiler. adamlar gelip kurdu ama ayarını ben yaptım. tabi ben ayar yaparken 3 kilo muz da ziyan oldu" dedi ve kıkırdadı. vay canına hala muz diyordu.
"peki nerede yaşıyorsun?" diye sordum. aslında bu soru, göründüğünden fazlasına cevap isteyen hileli bir soruydu. "2 sokak aşağıda kalıyorum" dedi. ikinci hileli sorumu sordum "kiminle?". hala aynı saflıkla cevap veriyordu "bir kız arkadaşımla. o da fabrikada çalışıyor. hatta aynı okulda okumuştuk. ama o benden bir yaş büyük" dedi. "peki o ne iş yapıyor fabrikada?" dedim. "vinç operatörü" diye cevap verdi.
kahveden uzun bir yudum daha aldım. "bizim orada kadınlar vinç de kullanmazlar" dedim. bunu dışımdan söylemiş olacağım ki "niye?" diye sordu. sonra ikimiz de bu sorunun gereksizliği ve cevaplızlığı arasında bir müddet sıkıştık.
"sanırım güzellik; ifadesiz ve amaçsız bir halin tanımı" dedim içimden. "yani güzelliğin tanımı ve yargısı tamamen notr hal üzerinden yapılmalı. şu kızın gözlerinin de güzelliği bundan ileri geliyor bence. kaşlarının yaptıgı kavis, gözlerinin yüzüne oranı, yanaklarının çıkıntısı, burnunun kusursuz simetrisi ve yumuşak eğimi.. ve bütün bunların toplam komposizyonunun dokunulmamış ve değiştirilmemiş haldeki güzelliği... buydu yani güzellik. yoksa ağır ya da rötüş olsun makyajla, jartiyer ya da toka olsun aksesuarla ve hatta zoraki bir gülümsemeyle elde edilecek şey değil. onlarla olsa olsa çekicilik olur. bu da tamamen hormonları ve sosyal davranışları ilgilendiren bambaşka bir konu. yani bir nevi güzel olunmaz güzel doğulur. tamam da, peki güzel olmayan ne yapsın? ölsün mü? yok canım niye ölsün? dedim ya, bu hormonları ve sosyal davranışları ilgilendiren bir konu. benim bahsettiğim güzellik farklı bir şey. neyse.."
epeydir konuşmadan durduğumuzu farkettim. gözlerine baktım. sıkılıp sıkılmadığını anlamaya çalışıyordum. anlayamadım. o da sadece gülümseyerek bana bakıyordu. "yoksa yüzündeki bu gülümseme aslında onun doğal yüz ifadesi mi? eğer öyle olsaydı yıllarca bakardım böyle.." diye içimden geçti. ama "kalkalım mı?" dedim dışımdan. "peki. bugün çok eğlendim, kahve ve sohbet için teşekkürler" dedi. "ben de. rica ederim" dedim.
kafeden çıkıp biraz yürüdük. evinin önüne gelince gelecek haftasonu ve sonraki 2 ay boyunca görüşmek üzere ayrıldık.
2 yorum:
welcome back diyesim geldi:))
hoşbulduk, tekrar yazmak çok güzel=)
Yorum Gönder