21 Ekim 2010 Perşembe

This World Should Sink

Fiziksel hacimler sosyal alanlarda oldukça etkili ve söz sahibidir. Örneğin; gece klübü, disko gibi mekanlar mümkün olduğunca dar alanlara sahiptir. İlk girişte üzerinizde sıkıntılı bir etki bıraksa da sizi orada birileriyle tanıştırma amacına ulaşır. Çünkü fiziksel hacmin darlığında bünye otomatik olarak sosyalleşme eğilimi taşır. Elbette bu teorim sosyalleşme amacı güdülen yerler için geçerlidir. Yaniı, bir metrobüste dile getireceğiniz, “Siz de mi partiden sıkıldınız? Bu arada, selam ben Edward..” cümlesi en yakın durakta mecburi iniş gerçekleştirmenize neden olabilir.

Toplu taşıma hususu böyleyken, diğer araçlarda bu daha değişiktir. Örneğin içinde iki kişinin olduğu bir takside 10 dakikayı aşan bir sessizlik, rahatsızlığa neden olur. Ya bir küfür, ya bir mırıltı ya da radyonun sesini biraz daha açmak gibi eylemlerle kasvetli havayı dağıtmak isteriz. Bunun kaynağında yazının başında bahsettiğım dar fiziksel hacmin sosyalleşme üzerinde etkisi yatar.

İşte 1 yıl önce falan, ben bu yukarıdakileri düşünürken, arabasında seyahat etmekte olduğum benden yaşça büyük biri, “Şimdi bu 3G dedikleri şeyin olayı nedir? bi desene sen bana” cümlesiyle sessizliği bozdu. Rahatsız edici sessizliklerin, süresi uzadıkça etkisini yitirmesi gibi bir güzel yanı vardır. Fakat bu güzellik çok narindir. Ortamdaki sessizliği dağıtan her hangi bir ses bile (saat tiktakı, sehpaya değen huzursuz bacağın çıkardığı hışırtı, derin nefes alışverişler vb.) sessizliği daha da rahatsız edici hale sokabilir.

Neyse, baktım amca konuşma heveslisi, ben de yabani olmayayım dedim. Girdim muhabbete. Anlatıyorum da anlatıyorum. GRPS diyorum, megabit diyorum, bandwıdth diyorum.. Anlattım ha anlattım. Yetmedi 4G yi de anlattım. Wimax’tan bahsettim. Ben böyle ağzımdan tükrük saça saça heyecanla gelecek teknolojilerinden bahsederken, birden farkettim ki; anlattıklarım, konuyu açan amcanın hiç de sikinde değil. Ha eşek ossuruyor ha ben konuşuyorum.

Sinirlendim. Ama sinirlendiğimi belli etmedim. Saygısızlık yapmak istemediğimden “...Apple’ın satış stratejisinde daha çok trend-setter bir hava vardır. Asıl innovasyonu ise bazı diğer firmalar gerçekleştirir..” diye başladığım cümleyi bitirip amcanın bu duyarsızlığına karşı protesto mahiyetinde bir sessizliğe bürünmeye karar verdim. Ama amca benden erken davrandı ve ben henüz cümlemi bitirmeden radyonun sesini biraz daha açtı. Ağzımı hala açıp kapıyor olmama rağmen artık sesim çıkmıyordu. Dumura uğramış beynim, konuşma işlemini tam sonlandıramamıştı sanırım. Kafayı biraz toparlayınca cılız bir sesle “4G’yi geçiş formu olarak kabul etmeliyiz” dedim ve sustum.

Sesi şimdi daha çok çıkan Kibariye, az önce radyoya telefonla bağlanan Ramazan Özdoğan’ın Sivas’ta oturan halası için söylüyordu; “Sevda bitti oldu yalan, canım dedim oldu yılan, ondan ağlamam ondan..”. Ben de, sanki çok önemli bir işle meşgulmuşum da o yüzden konuşmayı yarıda kesmişim gibi cebimden telefonumu çıkarıp menüsünde bir aşağı bir yukarı yapmaya, eski mesajları okumaya başladım.

Şarkı biter bitmez, amcanın ikinci salvosu “Ne tarz müzik dinliyorsun sen?” şeklinde bir soruyla geldi. En zor yerden sormuştu. Ne diyeceğimi şaşırmıştım. Zira müzik zevkine bir tarz belirleyebilmiş biri değildim. Havasına göre her türlü müziğin gideri vardı benim için. Fakat bunu amcaya açıklamak için girişeceğim “sosyo-kültürel arada kalmışlık” ve “postmodernizmin tarzsızlığı yüceltmesi” gibi mevzular beni ikinci bir terkedilişin ortasında bırakabilirdi. Yine ben hevesli hevesli konuşurken bir anda bütün reytingim Kibariye'nin sektörden başka bir arkadaşı tarafından ele geçirilebilirdi. Ve muhtemelen memleketin bir çok yerinde yakınlarından şarkı bekleyen milyonlarca insan vardı. Hepsine karşı savaşmam mümkün değildi.

Konuyu kestirip atar, adamı “Gençlik nereye gidiyor?” konulu sessiz bir iç hesaplaşmayla meşgul eder diye “Rak!” diyiverdim. Amca, “Heee.. Rak mı? Ben de dinliyorum arada bir. Geçen gün hoparlor taktırdım arabaya. Rak dinleyince daha güzel çıkıyor ses” dedi. Adam beni dumur etmeye doymuyordu resmen. Dalga geçip geçmediğini anlamak için suratına baktım. Pür dikkat yola bakan gözlerinde mizahtan eser yoktu. Ben hala şaşkınlıkla ona bakarken, “Açayım mı rak?” dedi. Yine ezik bir ses tonuyla “Aç bari” diye cevap verebildim. Bunun üzerine adam parmağını arabanın teybine uzattı, oradaki bir düğmeye ard arda 3 kere bastı, ”BİP-BİP-BİP”. Ekranda ekolayzır ayarının “ROCK” olduğunu yazan ibare yanıp söndü. Adam da böylece rak açmış oldu.


Sıradaki şarkı, Nurcan Enveroğlu’nun Giresun’da vatani görevini yapmakta olduğu nişanlısı için geliyordu; “Ayağıma prangalar taktılar, gözlerimi dağladılar yaktılar, iki koldan bir alnımdan çaktılar, çarmıha gerdiler sensiz iki gün..”. Bilmem farkındamıydı ama, bizim arabamızda Hakan Taşıyan rak icra etmeye başlamıştı. Açıkçası fena da sayılmazdı.

1 yorum:

Jane Jones dedi ki...

ben bu yazıyı nasıl olmuş da görmemişim =)

ben güzel olan her şeyi dinliyorum valla. ruh halime göre; classic, vocal, default...