24 Ocak 2010 Pazar

General Kış vs. Onbaşı Alkılınç

Ocağın soğuğunu hissettirmeye başladığı ilk günlerinde, henüz acemi birliğindeyken bir katakulli ile koğuş kapıönü nöbetimi, koğuş içi bot nöbetine çevirmiştim. Böylelikle soğuktan korunarak, bir nöbeti daha başımdan savmış olacaktım.

1-3 adlı bu güzide nöbetin daha ilk dakikalarında çay eşliğinde uykumu açma çabasındaydım ki nöbetçi onbaşının –soyadı Alkılınç’tı ve “kolluk bende kıllık bende” mottosunu benimsemişti- koğuş nöbetçilerini aşağı çağırmasıyla şov başladı.

Şimdi düşününce oldukça aptalca bir hareket gibi geliyor ve neden böyle yaptığım hakkında bir fikrim yok ama aşağıya elimde çay bardağı ve palaskam olmadan indim. Eh, bu halim de zaten fırsat kollayan nöbetçi onbaşına iyi bir malzeme oldu.



Birkaç şınav ve bacak yorucu bir takım egzersizler sonucu bu onbaşı ile “bir daha çay içmeyeceğim, hatta zaten çayı pek sevmediğim” konusunda mutabık olduk. Buraya kadar askerliğin doğasına uygun gelişen olayları, onbaşı Alkılınç’ın can sıkıntısını azaltma çabaları izledi. O, bizlere ne kadar boş beleş işe yaramaz bir insan olduğunu özetleyen anılar buklesi sunarken bizde huşu içerisinde –gerçi içimizden sövmememizi istemiş, “içinden sövenlere iki katı benden” demiş olsa da- dinliyorduk. Bu hal yaklaşık bir saat sürdü. Ve nihayet bizleri serbest bıraktı.

General Kıştan kaçarken, onbaşı Alkılınç’a yakalanmam o zamana kadar hissettiğim ama ifade edemediğim bir durumu gözlerimin önüne serdi. Henüz sivilken pek çoğu gibi ben de askere gitmeden önce girilen o enteresan ruh halinde bürünmüştüm. Güya kendimi mental ve fiziksel olarak hazırlama çabasındaydım. Gerektiğinde hazır olmak için şınav çekiyor, her sabah kalktığımda aslında ne kadar geç kalktığımı askere gidince çok ama çok erken kalkacağımı kendime telkin ediyor, annemin yemeklerini orada bulamayacağımı düşünerek kendimi alıştırıyordum.

Meğer bir noktayı –ki bu nokta en önemlisiymiş- atlamışım. Askerlikte –özellikle acemilikte- bu tip fiziksel zorlanmalara alışmak, onlarla başa çıkmak kolay bir şey. Asıl zor olan, yolda görünce uzaktan geçeceğiniz, sivil hayatta değil düşüncelerine hareketlerine varlığına dahi tahammül edemeyeceğiniz insanlarla yaşamaya, yeri geldiğinde onlardan emir almaya alışmak. Askere gidecek birine olan tavsiyeniz bu yönde olmalıdır. Yoksa şınav çekmenin, sabah erken kalkmanın, otuz kişilik koğuşlarda bir senfoniyi andıran horlama gürültüleriyle uyumanın, bir tost için saatlerce sıra beklemenin, çamurda sürünmenin, bot vurmasının, gece nöbetlerinde soğuktan burnunuzdan akan sümüğü fark etmemenizin, eşten dosttan hatta dünyadan ayrı kalmanızın… böyle şeylere alışıyorsunuz.

Ha yanlış olmasın; benim askerliğim kebap denilecek harikulade bir yerde geçmekte çok şükür. Yani benim bu anlattıklarıma götüyle gülen kat kat fazlasına şahit olmuş pek çok asker vardır. Hepsine müthiş saygı duymakla beraber, kendi ölçeklerinde de durumun aynı olduğu kanısındayım. Yani askerlikte bir insanı fiziksel koşullardan öte psikolojik koşullar yıpratır.

Stabil Ol, Canımı Ye

Ortalama yaşam süresinin kısalığından yakınırız hep. Bir yönüyle bu haklı bir yakınmadır. Zira, gezilecek yerler, görülecek şeyler, tecrübe edilecek işler listesi o denli uzundur ki 60-70 senelik ömrümüzde hep içimizde bir yerlerde “bir şeyleri kaçırdığımız hissi” vardır.

Fakat bu potansiyeller dünyasında geçerlidir. maalesef bir de içinde kapana kısılmış bir halde yaşamaya çalıştığımız, ismine reel hayat dediğimiz ve işlerin genelde boktan yürüdüğü bir şey de vardır. İşte tam da bu boktanlık yüzünden –genelde farkında olmasak da- ortalama ömürlerini doldurmak çoğu insan için bir eziyete dönüşür.

Ortalama bir ömre sahip biz ortalama insanlar, bize öğretilen –hatta dayatılan- “mümkün olduğunca stabil bir hayat” peşinde koşarız. Buna olan eğilimimizin başlıca itkisi rahat ve istirahat içinde bir hayat yaşama arzusudur. Sırt bu arzu yüzündense, henüz kendimizi güçlü hissederken stabil bir hayata kavuşma adına var gücümüzle çalışır, çabalarız. Az önce bahsettiğim potansiyeller dünyasında at koşturmak varken, reel hayatta bir sandalye kapma düşüncesi daha akla yatkın gelir bize.


(işte o sandalyeler!)

İşte ortalama ömrümüzün gereksiz uzunluğu da buradan ileri gelir. O sandalyede oturmak için 40-50 yıl biraz fazla değil midir? 60-70 yıl aynada aynı yüz ve bedenle karşılaşmak, onu tanımaya çalışmak, zaaflarından ve eksikliklerinden utanç duymak, problemleriyle boğuşmak, tüm bunların yanında başka başka yüz ve bedenlerle uzun yıllar geçirmek, kendinden arta kalan zamanlarda onlarla ilgilenmek…

Burada yanlış anlaşılabilecek bir noktayı bertaraf etmek isterim. Demek istediğim; ne kadar boş ve anlamsız hayatlar yaşadığımız, biz düz adamların var olup olmadıklarının önemsizliği, düz adam olmanın –hatta olma çabasının- gereksizliği, herkesin çılgın bir hayat yaşaması gerektiği filan değil. Benim demek istediğim şu ki; az önce bahsettiğim uğruna kendimizi parçaladığımız o sandalyeye oturduktan sonra –ki buna biz “işleri rayına oturtmak” diyoruz- hayatlarımızın nasıl da tek düze hale geldiği.

Gerçi bu tekdüzelik içinde akıl sağlığını koruyan, yılmadan usanmadan “yuvarlanıp giden” insanlara saygı duymamak da elde değil. Bu tip bir kararlılık hali doğada pek nadir bulunur. Ve pek çoğumuz da bunu başaramayız zaten. Bu sıradanlık bizleri o denli etkiler ki, bazen kendimizi tarifi –haliyle tedavisi- imkansız sıkıntılar içinde buluruz. Fevkalade basit olan hayatlarımızda bizi kimsenin anlamadığından yakınır, başta dediğim “bir şeyleri kaçırıyor olmak hissi” sayesinde kaybedenleri oynarız.

Newton’a hayran olmamak elde değil; “etki tepkiyi doğurur” diye tanımladığımız kanun o denli geniş bir alanda geçerli ki, sosyal yaşamımızda bile örneklerini görüyoruz. Mesela bu dediğim sıradanlığın verdiği hastalıklı ruh hali. Bu hal toplumun genelinde had safhalara ulaştığında resmen kuduruyoruz, bir yerlerden o sıradanlığı bozacak bir şeyler icat ediyoruz. Savaşlar, toplumdaki genel sinirlilik haline bağlı infialler, bunalımlar, intiharlar… bu tip şeylerle bir nebze olsun kırdığımız o stabil hayatımız üzerimizden yumuşak örtüsünü çektiğinde rahatsız olup tekrar eski halimize dönmeye çabalıyoruz.

09 Ocak 2010 Cumartesi

Spontane Zeka

çevresinde toplanmış olduğumuz masa, üstüne oturduğumuz sandalyeler, bardaklarta buz gibi olmuş çay kalıntıları, 70 wattlık ampül ve odada bulunan diğer eşyalar, belki de hayatlarında tanıklık edebilecekleri en yüksek kültür düzeyli tarşımayı derin bir sessizlikte dinliyordu. tezler, antitezler, kuramlar, teoriler havada uçuşuyor bahsedilmedik ne Engels kalıyordu ne Freud. biz konuşmacılar da tıpkı masa gibi, ampül gibi hayatımızdaki en yüksek kültür düzeyli tartışmasını yapmaktaydık. akşam yemeğinden sonra içilen çay sırasında tamamen spontane gelişen bu sohbet o kadar tatlıydı ki resmen sarhoş olmuş, kendimizden geçmiştik. edebiyattan, felsefeye, oradan bilime, oradan sanada... her dalda herkes bir şeyler söylüyor, konuştukça şevkimiz artıyordu.

liseden üniversiteden kalan bilgilerle, kitaplardan akılda kalan pasajlarla harladıkça harladığımız muhabbetimizin bizi sabaha çıkarttığını ise gün doğuşuyla ilgili bir şiiri yorumlarken anlamıştık. yorgun, bitkin ama gururlu gözler birbirine bakarken hepimizin içerisinde yıllardır kullanmaya kullanmaya paslanmaya yüz tutmuş beyinlerimizin sonunda hakikaten çalışmaya başladığına dair bir his vardı. hepimiz öylesine bitkin düşmüştük ki çok istememize rağmen artık konuşamaz halde sadece bakışıyorduk. derken ortamın abisi konumundaki şahsiyet sessizliği bozarak; "gençler sizde doyum olmaz ama ben 2 saat sonra işe gideceğim. isterseniz yatalım. durun size battaniye filan getireyim." dedi ve yerinden doğrulup odasına yöneldi. elinde yatak yorganla geri döndüğünde arkada uyuşmuş ayağını ovan biri garip bir surat ifadesiyle "abi.. benim çok hoşuma gitti bu muhabbet. yarın da yapalım. ama bizde toplanırız. olur mu?" dedi. o anda gayet mantıklı gelen bu fikirde hepimiz mutabık olduk. zira yeni yeni çalışmaya başlayan beyinlerimiz arap atı gibi sonradan açılabilir, bu dört kişiden bir bilim adamı ya da bir felsefe akımını başlatan biri çıkabilirdi. hatta belki de bu sohbet halkası büyüyebilir, aramıza yeni katılanlarla bir düşünce akımı başlatabilirdik.

nah başlatırdık!!! babayı başlatırdık! anca üçün birini alırdık! aldık da zaten! dur sevgili okuyucu, aileli ortamda küfür duyan orta yaşlı amcalar gibi homurdanma hemen. bu fevri hareketler boşa değil, bir dinle.

evet, o gece hepimiz zonklayan şakaklarla, yorgun gözlerle girmiştik. ama içten içe duyduğumuz şevk ve gurur her şeye değerdi. sözleştiğimiz üzere ertesi akşam buluştuk. ama heyhat ki, olaylar hiç de bizim düşlediğimiz gibi ilerlemedi. zira o soğuk öğrenci evinin perdesiz camlı salonunda yere serilmiş kırlentlerde oturan dört kişi yaklaşık bir saattir tek kelime etmemişti. hepimiz kitlenmiş kalmıştık resmen. ne söyleyecek bir söz bulabiliyorduk, ne de soracak bir soru. öyle oturmuş birbirimize bakıyorduk. yok işte.. bizim bakışlarımız derin huşu ve bilgelik içeren bakışlar da değildi. resmen mal gibi bakıyorduk. bu mallık yaklaşık 45 dakika daha sürdü. üstüne üstlük, ortamın yüksek kültür seviyesini bozar ve muhabbeti bir şekilde karıya kıza, futbola filan bağlar diye çekirdek, leblebi filan da almamıştık. üstüne şeker yapışmış tek çay kaşığını ortaklaşa kullanarak çayı da bitirmiştik. kısacası o anda bize en lazım olmayan organımız ağzımızdı.

ortam sessiz ve gergindi. hepimiz halimizin ne derece acınası olduğunun farkındaydık. ama başarısızlığı kayıt altına almamak adına açıkça dile getirip kabullenmiyorduk. bir bekleyişteydik. açıkçası benim için bu bekleyiş süblimleşip ortamdan ayrılma ümidi taşıyordu. zira benim bu muhabbete olan inancım çoktan bitmişti.

o sırada ortamın abisi elindeki boş çay bardağını masaya serçe koyarak "gençler, acıktık değil mi? hadi gidip çorba filan içelim bir yerde." dedi. bu sözün üstüne bir müjde duymuşçasına ayaklandık. öyle ya, temiz hava ve biraz yürümek iyi gelebilir, kafamızı tekrar çalışır hale getirebilirdi. hazırlanıp çıktık, yakınlardaki bir çorbacıda oturup siparişlerimizi verdik. hala sessizdik. arada bir çorbacının "buuiyruunn!" ve "miyerrcimiyeeek çiyeeek!" diye haykırışları haricinde ortamda bir ses yoktu.

nihayetinde çorbalar da geldi. ben günü kurtaran olma adına şansımı denemek isteyip "çorba.." diye başladım lafa. "çorba, bir yemek olarak ilginç değil mi sizce de? yani yüz yıllar içerisinde yiyecekler gitgide daha da sıvılaşmış. belki de ileride katı yemekler hiç olmayacak." diye de devam ettim. iyi gidiyordum. hem bir muhabbet başlangıcı için yeterince geyik, hem de devamı gelecek kadar derin bir konuya parmak basmıştım. fakat şimdi bunları düşünmeyi bir kenara bırakıp kaldığım yerden devam etmeli diğerlerini de sohbete katmalıydım.

tam osmanlı mutfağında çorbaya verilen önemle aynı dönemdeki avrupa'daki yemek kültürünü karşılaştıran bir söze girecektim ki karşımda oturan dingil arkadaşım o anda sıkmakta olduğu limonu yaklaşık bir karış mesafeden çorbaya düşürdü. resmen hem gerçek manada hem de mecazı manada ortamın amına koymuştu. bir anda etraf, masanın üstü, bizim üstümüz mercimek damlalarıyla kaplandı. can havliyle onları temizleyeyim derken diyeceğim lafı da üstüne konuşacağım konuyu da unuttum. ve sustum. hepimiz sustuk. artık acı gerçeği kabullenmiş bir halde kafamız öne eğil bir şekilde çorbalarımızı içtik ve hesabı ödeyip çıktık.

karanlık boş ve ıslak sokakta yanyana evlerimize yol alırken, limonu düşüren dingil hepimizin duyacağı şekilde "abi.. belki de o kadar akıllı adamlar değilizdir. yani zorlamanın bi alemi yok ki.. di mi?" dedi. herkes durup önce sözü diyene sonra birbirine baktı. yüzlerimizde karma karışık bir ifade vardı. biraz acı, biraz üzüntü, biraz iğrenme. düştüğümüz bu rezillikten ötürü birbirimizden ve kendimizden iğreniyorduk artık. o gece herkes evlerine yollandı. sonraki buluşmalarda sadece bu dört kişinin beraber olmamasına dikkat edilerek bir kaç gün geçti. ondan sonra da bir daha kimse kimseyle görüşmedi.

felsefe, bilim, sanat, kültür bizi ve arkadaşlığımızı alt etmişti. o gün o dört kişi Marks'ı, Andy Warhol'ü, Lynch'i kazanacağim diye birbirini kaybetti.

Çiti Seven Dikenine Katlanır

ceza kavramı, kendilerini "doğru" olarak addeden ve yetki kullanma hakkını kendinde haiz gören kimi insanlarca, yine "yanlış" olarak addedilen kimi diğer insanları yanlışlarından döndürmek ve onları kendi istedikleri gibi yapmak amacıyla ortaya çıkmış bir şeydir. uygulamada tarih boyunca farklı şekillere bürünmüş olsa da -kol kesmek, hapse atmak, damgalamak, idam etmek- temel olarak mantığı hiç değişmemiştir.

tam da son günlerde bir insanı özgürlüğüyle cezalandırmanın herkes için gerçekten bir ceza olup olamayacağını düşünürken kendimi askerde buldum. her ne kadar amacı o olmasa da, bize söylenen bölge ve hareketler bütününden çıkmamamız gereken bir alan olan askeri kışla, yukarı paragraftaki bazı şartları sağlamakta. işte buradan hareketle anladım ki; özgürlük dediğimiz hadise bir ölçek meselesi.

bir örnekle konuyu pekiştirelim. sokaklarda yaşayan, bir varilin içerisinde yanan ateşle ısınan, üşümemek için yattığı yere gazete seren, çöpten topladığı şeyleri yiyen, gezdiği gördüğü bir kaç sokaktan fazla olmayan bir adam düşünelim. bir gün bu adam bir suç işleyerek hapse düşsün. ikinci olarak yine bu arkadaşın takıldığı mekanın biraz ötesinde bir apartman dairesinde yaşayan sıradan bir üniversite öğrencisi olsun. hayal eden, hayallerini gerçekleştirme potansiyelini kendinde gören, beklentileri olan bir arkadaş olsun bu. yani ha sen, ha ben. bu arkadaşı da bir şekilde hapse gönderelim. birinci arkadaş ile ikinci arkadaş, cezaevinde aynı yataklarda yatsın, aynı yemekleri yesin, aynı kişilerle muhattap olsun. gözümüzde de canlandığı üzere "ceza" olarak, bu iki arkadaşa yapılan muamele birisine ihsan olurken diğerine hakikaten bir ceza olmakta.

şimdi varmak istediğim nokta şu; özgürlük bir insan için sınırları zihinde çizilmiş bir hacimde yapabildiği fiziksel hareketler bütünüdür. yani fiziksel hareket sınırlarımız, kafamızda çizdiğimiz psikolojik hacimden küçükse özgürlüğümüz kısıtlanmış demektir. örneğimize dönelim; birinci arkadaşın psikolojik alanı zaten oldukça küçük. hayat üzerinde bir beklentisi yok. hayalleri o kadar sınırlı ki, hapishane şartları kendisine fazla bile gelebiliyor. aynı şekilde ikinci arkadaşın beklentisi ve hayalleri geniş olduğu için, önüne konulan herhangi bir fiziksel sınır, özgürlüğünün kısıtlandığı hissini ona veriyor. kısacası hayal edebildiğimiz ölçüde özgürlüğe ihtiyaç duyarız.

işte bu da kendimden bir örnek; şu an büyük bir kışlanın geniş bir alana bakan merdivenlerinde oturmuş bu yazıyı yazıyorum. yanımda yöremde hiç kimse yok. tam şu anda yapmam gereken bir şey yok. akşam içtimasına kadar kimseye görünmemek şartıyla burada istediğimi yapabilirim. fakat biliyorum ki özgür değilim. çünkü yürüyemeyeceğim kadar uzakta da olsa orada bir yerde çitlerin ve dikenli teller var. onları göremiyor olsam da kafamdaki varlıklarıyla sadece hayallerimi kısıtlamaları bile beni hapis psikolojisine sokmaya yetiyor.

aynı şekilde, gökyüzüne baktığımda o sonsuz hacme asla ulaşamayacağımı bilmek de canımı sıkıyor. oralarda neler olduğunu ve olabileceğini hayal ettikçe ıstırap duyuyorum. hadi bırak yıldızları, hemen götümüzün dibindeki ay'a bile tüm insanlık olarak öyle mal mal bakıyoruz sadece. bir kaç kişiyi gönderince fethettik sanki. kim bilir ne ortamlar, ne cıvırlar vardır halbüse oralarda...

08 Ocak 2010 Cuma

Kışla İçerisinde El Ele Tutuşmak Tehlikeli Ve Yasaktır

biz erkekler hayatı "kadın" merkezli yaşıyoruz. bunu 600 küsür adamla 1 ay geçirerek kolayca (!) anlayabilirsiniz.

ama bana asıl şaşırtıcı gelen, kadınların ekseriyetle bu gerçekten habersiz yaşamaları ya da bunu göz ardı etmeleri. yani bariz olarak görülüyor ki bir erkeğin tüm davranışlarının ucunda kadın öğesi var. pazarlamacı bir yaklaşımla davranan en yılışık erkekten tutun da, olaya işletmeci olarak bakıp arzı düşürmemek için talebi de az gösteren cool erkeğe kadar hepimiz eksenimize kadınları oturtmuş bir şekilde davranıyoruz. biz bu denli kör bir şekilde yaşarken, bence kadınların sosyal dünyada kendine yer bulamıyor oluşu kendi başarısızlarının sonucudur. daha önce de bir yazımda dediğim gibi, her ne kadar silahı biz erkekler tutuyor ve birbirimizle savaşıp böğürlerimizi deşiyor olsak da asıl yönetim kadınların elinde. tabi burada bir kukla efendi ilişkisinden söz etmiyorum. dediğim gibi; pek çok kadın gücünün farkında olmadan yaşayıp gidiyor. farkında olmadan sebep olduğu savaşlardan galip çıkanın yanında yine farkında olmadan ömrünü geçiriyor.


(işte! güçlü ve gücünün farkında bir kadın.)

neyse, başka bir noktaya geleyim; kadınsız bir hayat. erkekler yaşam döngüleri içerisinde hep "adam olmak" merkezli yetiştirilir. kendilerinden bir an önce çocukluğu bir kenara bırakıp savaşa hazır biri olması beklenir. işte bu beklentinin merkezinde de kadın yatar. en başta dediğim gibi, 600 küsür erkeğin bir aylık yaşantısında aslında kadınla dolu olması gereken o merkezi boşalttığınızda absürt bir durumla karşılaşıyorsunuz. sosyal hayatın gerekleri haline gelmiş bir çok şeyin aslında o kadar da vazgeçilmez olmadığını farkediyorsunuz. örneğin; ilk önce nezaket duygunuzu yitiriyorsunuz. "lütfen", "teşekkürler" gibi formal hitaplar fiziksel güçün kazananı belirlediği bir ortamda anlamsızlaşıyor. temizlik, düzen, kişisel bakım, güzel konuşma da tıpkı nezaket gibi yavaş yavaş hayatınızdan siliniyor. ardından çocuklaşma evresine giriyorsunuz. efendi olmak, ağırbaşlılık filan primini kaybediyor. yalnız burada bir nokta da çok önemli; otorite. yani örneğin bir orduda yukarıdaki hasletlerin devamı emre bağlanmıştır. her gün traş olmak, düzgün konuşmak, dolabı düzenli tutmak gibi şeyler size duvarlara asılan notlarla ya da bizzat komutanlar tarafından daima hatırlatılır.


(yeterince askerlik yaparsanız böyle bir şey olarak çıkıyorsunuz.)

tüm bu bahsettiğim genel geçer sosyal kurallara ters gelen "kötü" olarak imlenmiş durumların haricinde güzel şeyler de olmuyor değil. mesela kadının olmadığı bir ortamda rekabetçilik duygusu da azalıyor. bundan ötürü arkadaşlık daha derin ve lezzetli oluyor bu tip ortamlarda. yine benzer şekilde; ortamda sürekli kendisinden bir şeyler isteneyen, hep bir eksiği olan ve bu eksiğin giderilmesi görevini erkeğe yükleyen bir kadının bulanmaması sayesinde, daha fazlasına ihtiyacı olmadığına kanaat getiren erkek daha tok gözlü oluyor.

p.s. : ey sevgili okur. asker tanıdığın varsa, bu hafta sonu onun ziyaretine git. illa en yakın arkadaşın ya da sevgilin olması gerekmez. uzak bir tanıdık da olsa, ona "la benim ziyaretçim varmış" heyecanını yaşat. ziyarete giderken de elemana bolca börek çörek götür. ama hakikaten bol olsun, bir koğuşa yetsin. ha bir de, kurbanınız olayım o ziyaret alanında sevgililer kendilerine görünmeyen bir yer filan bulsunlar. olan var olmayan var lan.. böhüeeaaa!!

12 Aralık 2009 Cumartesi

Askere Gittim Dönücem

gün itibariyle askerlik görevimi yapmak üzere birliğime teslim olmus bulunmaktayım. cep telefonumdaki son kontorlerimle de bu yazıyı yazdım. hoşçakalın, en yakın zamanda görüşmek üzere.

11 Aralık 2009 Cuma

Erkekler İçin Evlenilecek Kadın Testisi

yüz yıllardır evlilik, erkekleri esas yönüyle, kadınları ise üsul yönüyle tedirgin etmiştir. evlilik adındaki bu güzide kurumun bu denli sorun teşkil ediyor olması, genel olarak iki tarafın olaya bakış açılarının uyuşmamasından kaynaklanmaktadır. erkekler "en doğru zamanda, minimum sıkıntıyla" gibi garantici bir düşünceye sahip iken, kadınların "en doğru kişiyle, minimum zaman kaybıyla" gibi hayalci bir yaklaşımla düşünmesi bu çakışmanın ana sebebidir.

belki karar alma aşamasında olan erkeklere bir faydam dokunur diye şöyle bir test geldi aklıma. lütfen kadınlar okumasın. bu bizim özelimiz. ahhaehahe.. şaka lan. herkes okusun. o kadar uğraştım yazmak için. 

aşağılardaki soruları ve cevap şıklarını adaylara yöneltiniz. verilen cevaba uygun şık yoksa en yakın görünen şıkkı işaretleyiniz;

1- aşkım, mesela evlendik. beni leğende yıkar mıydın?
a) bari az biraz büyük banyolu bir evde yaşasaydık. etraf batmazdı seni yıkarken.
b) neaaa?! küvetimiz olmayacak mı?
c) bir kişilik yer varsa, ben de yanına gelirdim beraber yıkanırdık.
d) hı?! ne dedin bi tanem?

2- bir tanem, diyelim evlendik ve balayına çıktık. açık büfeden benim için de bir servis tabağı getirir miydin?
a) tamam ben ortaya bir şeyler getiririm. ama keşke şöyle havadar bi apart otele gitseydik. en azından ne yediğimizi bilirdik.
b) hiiii!!! balayı!!! nereye gitcez?! nalan'lar karayip adalarına gitmişler, çok güzelmiş. biz de oraya gidelim. noooolluurrr...
c) ben ne bileyim sen ne yiyeceksin. gidip kendin alırsın.
d) servis mi geldi? ama mesainin bitmesine daha 2 saat var.

3- sevgilim; yaprak sarması, baklava, mantı, hamurişi... ?
a) çikolatalı kek, içli köfte, kadayıf dolması, zeytinyağlı taze fasülye, etli nohut, kurabiye... daha sayayım mı?
b) ay.. bi keresinde mozaik pasta yapmıştım, böyle puding gibi bir şey oldu, pasta tabaktan akıyor o derece.
c) burger king, yemek sepeti, domino's pizza, dürüm, mc donald's, nutellalı ekmek.... daha sayayım mı?
d) siz yiyin, ben simit filan atıştırdım sabahleyin.

4- hayatım, düşün ki evliyiz. halimiz vaktimiz yerinde, çok şükür. ben bir gün işe giderken sana bir miktar para veriyorum kendine bir şeyler al diye. ne alırsın?
a) katı meyve sıkacağı.. yok yok, ya da şu yeni fritöz gibi şeyler var ya ondan. ev hep yağ kokuyor kızartma yaparken. üstüne para kalırsa, meyve alırım. akşam televizyon seyrederken iyi gidiyor.
b) tabi ki de ayakkabı. geçen gördüm var ya, ne güzel ayakkabılar gelmiş. hele bi vitrindeki modelin ayağına takmışlar, ona bayıldım. böyle kırmızı şeritler geçiyor yanından, ama rugan değil. sonra tokasında işlemeli taşlar var, beyaz beyaz. uçları da sivri. topuğu biraz dayanıksız geldi gözüme ama sorun olmaz sanırım. sonra bi de beyaz bi ayakkabı vardı vs. vs. vs.
c) siyah-kırmızı bir iç çamaşırı alırım. sen işteyken her yarım saatte bir telefon açıp detaylı detaylı anlatırım. eheheh..
d) evet ya. kilo aldım, eskilerim hiç olmuyor üstüme. yeni bir şeyler almak lazım. şu dosyayı bana uzatır mısın?

5- canım, varsay ki evlendik. bizim haylaz bir oğlumuz var. derslerine hiç çalışmıyor. evde azıtıp duruyor. nasıl başa çıkardın?
a) ayağımdan terliği alıp kafasına fırlattığım gibi anyayı konyayı anlardı kerata.
b) demek ki çocuk enerjisini atamıyor. yüzme kursuna gönderirdim. üniversiteyi de özelde okusun canım ne olacak..
c) veririm eline salçalı ekmek, salarım kapıya. top mop oynar, ben de kafa dinlerim biraz.
d) versay mı? versay neresiydi ya?

sonuçlar;
a şıkkı çoğunluktaysa: tebrikler! evlenilecek kadına çok yaklaşmışsınız. zaten onu bulana kadar da yaş epey ilerlemiştir. 30? 35? evlenin, evlenin. daha düğününüzde oynayacağız. bakın arkadaşlarınız hep evlenmiş, çocuklarını seviyorlar. siz en iyisi evlenin evlenin...

b şıkkı çoğunluktaysa: geçmiş olsun. keşke bu testi yapıp kızın kafasına evliliği hiç sokmasaydınız. (bu blog'da yayınlanan tavsiyelerin uygulanmasından dolayı doğabilcek mağduriyetlerden blog sahibi sorumlu tutulamaz.) bir an önce köşeyi dönüp, kafi bir nafaka mukabilinde boşanma planlarını yapmaya başlasanız iyi olur. bir rus atasözü der ki; milyoner olmak istiyorsanız evlenin, tabi önce milyarderseniz.

c şıkkı çoğunluktaysa: muhtemelen adayınız evlilik kararı almak için henüz çok genç. bu testi kendisine 8-10 yıl sonra tekrarlayınız. eğer hala aynı cevapları veriyorsa bırakınız gitsin. geri dönerse elinizde taş varmış da ona atıyormuş gibi yapınız. hala geliyorsa, kaçınız.

d şıkkı çoğunluktaysa: kadın çalışıyor. bi rahat bırakın, müsait olduğunda testi yine yaparsınız. ha yok, en müsait olduğu an o an ise usulca yanından uzaklaşıp hayatından çıkınız yüksek ihtimalle gittiğinizi anca 40 yaşında filan anlayacaktır.