12 Aralık 2009 Cumartesi

Askere Gittim Dönücem

gün itibariyle askerlik görevimi yapmak üzere birliğime teslim olmus bulunmaktayım. cep telefonumdaki son kontorlerimle de bu yazıyı yazdım. hoşçakalın, en yakın zamanda görüşmek üzere.

11 Aralık 2009 Cuma

Erkekler İçin Evlenilecek Kadın Testisi

yüz yıllardır evlilik, erkekleri esas yönüyle, kadınları ise üsul yönüyle tedirgin etmiştir. evlilik adındaki bu güzide kurumun bu denli sorun teşkil ediyor olması, genel olarak iki tarafın olaya bakış açılarının uyuşmamasından kaynaklanmaktadır. erkekler "en doğru zamanda, minimum sıkıntıyla" gibi garantici bir düşünceye sahip iken, kadınların "en doğru kişiyle, minimum zaman kaybıyla" gibi hayalci bir yaklaşımla düşünmesi bu çakışmanın ana sebebidir.

belki karar alma aşamasında olan erkeklere bir faydam dokunur diye şöyle bir test geldi aklıma. lütfen kadınlar okumasın. bu bizim özelimiz. ahhaehahe.. şaka lan. herkes okusun. o kadar uğraştım yazmak için. 

aşağılardaki soruları ve cevap şıklarını adaylara yöneltiniz. verilen cevaba uygun şık yoksa en yakın görünen şıkkı işaretleyiniz;

1- aşkım, mesela evlendik. beni leğende yıkar mıydın?
a) bari az biraz büyük banyolu bir evde yaşasaydık. etraf batmazdı seni yıkarken.
b) neaaa?! küvetimiz olmayacak mı?
c) bir kişilik yer varsa, ben de yanına gelirdim beraber yıkanırdık.
d) hı?! ne dedin bi tanem?

2- bir tanem, diyelim evlendik ve balayına çıktık. açık büfeden benim için de bir servis tabağı getirir miydin?
a) tamam ben ortaya bir şeyler getiririm. ama keşke şöyle havadar bi apart otele gitseydik. en azından ne yediğimizi bilirdik.
b) hiiii!!! balayı!!! nereye gitcez?! nalan'lar karayip adalarına gitmişler, çok güzelmiş. biz de oraya gidelim. noooolluurrr...
c) ben ne bileyim sen ne yiyeceksin. gidip kendin alırsın.
d) servis mi geldi? ama mesainin bitmesine daha 2 saat var.

3- sevgilim; yaprak sarması, baklava, mantı, hamurişi... ?
a) çikolatalı kek, içli köfte, kadayıf dolması, zeytinyağlı taze fasülye, etli nohut, kurabiye... daha sayayım mı?
b) ay.. bi keresinde mozaik pasta yapmıştım, böyle puding gibi bir şey oldu, pasta tabaktan akıyor o derece.
c) burger king, yemek sepeti, domino's pizza, dürüm, mc donald's, nutellalı ekmek.... daha sayayım mı?
d) siz yiyin, ben simit filan atıştırdım sabahleyin.

4- hayatım, düşün ki evliyiz. halimiz vaktimiz yerinde, çok şükür. ben bir gün işe giderken sana bir miktar para veriyorum kendine bir şeyler al diye. ne alırsın?
a) katı meyve sıkacağı.. yok yok, ya da şu yeni fritöz gibi şeyler var ya ondan. ev hep yağ kokuyor kızartma yaparken. üstüne para kalırsa, meyve alırım. akşam televizyon seyrederken iyi gidiyor.
b) tabi ki de ayakkabı. geçen gördüm var ya, ne güzel ayakkabılar gelmiş. hele bi vitrindeki modelin ayağına takmışlar, ona bayıldım. böyle kırmızı şeritler geçiyor yanından, ama rugan değil. sonra tokasında işlemeli taşlar var, beyaz beyaz. uçları da sivri. topuğu biraz dayanıksız geldi gözüme ama sorun olmaz sanırım. sonra bi de beyaz bi ayakkabı vardı vs. vs. vs.
c) siyah-kırmızı bir iç çamaşırı alırım. sen işteyken her yarım saatte bir telefon açıp detaylı detaylı anlatırım. eheheh..
d) evet ya. kilo aldım, eskilerim hiç olmuyor üstüme. yeni bir şeyler almak lazım. şu dosyayı bana uzatır mısın?

5- canım, varsay ki evlendik. bizim haylaz bir oğlumuz var. derslerine hiç çalışmıyor. evde azıtıp duruyor. nasıl başa çıkardın?
a) ayağımdan terliği alıp kafasına fırlattığım gibi anyayı konyayı anlardı kerata.
b) demek ki çocuk enerjisini atamıyor. yüzme kursuna gönderirdim. üniversiteyi de özelde okusun canım ne olacak..
c) veririm eline salçalı ekmek, salarım kapıya. top mop oynar, ben de kafa dinlerim biraz.
d) versay mı? versay neresiydi ya?

sonuçlar;
a şıkkı çoğunluktaysa: tebrikler! evlenilecek kadına çok yaklaşmışsınız. zaten onu bulana kadar da yaş epey ilerlemiştir. 30? 35? evlenin, evlenin. daha düğününüzde oynayacağız. bakın arkadaşlarınız hep evlenmiş, çocuklarını seviyorlar. siz en iyisi evlenin evlenin...

b şıkkı çoğunluktaysa: geçmiş olsun. keşke bu testi yapıp kızın kafasına evliliği hiç sokmasaydınız. (bu blog'da yayınlanan tavsiyelerin uygulanmasından dolayı doğabilcek mağduriyetlerden blog sahibi sorumlu tutulamaz.) bir an önce köşeyi dönüp, kafi bir nafaka mukabilinde boşanma planlarını yapmaya başlasanız iyi olur. bir rus atasözü der ki; milyoner olmak istiyorsanız evlenin, tabi önce milyarderseniz.

c şıkkı çoğunluktaysa: muhtemelen adayınız evlilik kararı almak için henüz çok genç. bu testi kendisine 8-10 yıl sonra tekrarlayınız. eğer hala aynı cevapları veriyorsa bırakınız gitsin. geri dönerse elinizde taş varmış da ona atıyormuş gibi yapınız. hala geliyorsa, kaçınız.

d şıkkı çoğunluktaysa: kadın çalışıyor. bi rahat bırakın, müsait olduğunda testi yine yaparsınız. ha yok, en müsait olduğu an o an ise usulca yanından uzaklaşıp hayatından çıkınız yüksek ihtimalle gittiğinizi anca 40 yaşında filan anlayacaktır.

10 Aralık 2009 Perşembe

Gray Matter, Yani Gri Mesele

kendi elimizle oluşturduğumuz, kurallarını biz insanların belirlediği sosyal yaşamımız yine kendi eserimiz olan teknolojinin yardımıyla öyle bir ivmeyle hız kazandı ki, daha önceleri trendleri belirleyen "seneye bunun yenisi gelecek" diye teknolojiye takvim belirleyen bizler; şimdi facebook'ta duvara kimler ne yazmış, twitter'da kim ne demiş, "yeni aldığım ekran kartı eve gelirken eskidi minakoyim" diye resmen yırtınarak teknolojiyle güçlendirilmiş hayatımızın peşinden koşmaktayız. "aman hızlı olsun, pratik olsun, şıp diye gelsin" eksenindeki düşüncemiz ve bu düşüncenin ürettiği ürünler istenilenden daha da hızlı olmaya, hız konusunda kontrolden çıkıp biz naçiz insanların algılarını zorlamaya başladı.

çevremizdeki her şeyin bu denli hızlı hareket ettiği ve her geçen gün elektron hızında hareket eden sanal dünyayla iç içe geçmekte olan hayatımızda, kendi hızımızı da artırmak zorunda kaldık. ilk olarak ortaya somut bir gelişme çıkarmadığını düşündüğümüz duygusal ilişkilerimizden feragat ettik. optimum sayıda arkadaş ve tanıdıktan, maksimum verimi alma düşüncesiyle; sohbetler, oturmalar, misafirliğe gitmeleri azalttık, ikili ilişkilerde emek-zaman pastasından en fazla alanı yiyen tanışma kısmını hızlandırdık, yeterince verimli olmayan tanıdıklarla olan iletişim yoğunluğunu "iş güç" bahanesiyle minimuna çektik, falan filan...

bu yetmedi, sonrasında ise hızlı karar verip çabuk harekete geçmemiz gerektiği için karar verme mekanızmamızda bir takım modifiyelere gittik. zira oldukça gereksiz ve uzun prosedüre sahip karar verme ve niteleme mekanizmamız adil olsa bile hızlı değildi. mesela niteleme eylemini gerçekleştirirken üzerinde gezindiğimiz "gri bölgeler" vardı. bu gri bölge kesinliğine karar veremediğimiz şeyleri birahire tekrar kararlaştırmak için ortaya bir yere koyduğumuz bir alandı. gerekli hıza ulaşmak için bu gri alandan kurtulmak gerekiyordu. buna dayanarak "eh işte", "fena değil", "güzel ama.." gibi gri bölgede yer alan nitelikleri atıp beyaz ve siyah mesafesini sıfıra yakınsadık. böylece herhangi bir şeyi tanımlarken ve nitelerken (tıpkı bilgisayarlardaki "1" ve "0" gibi) "iyi" ve "kötü" kelimeleri bize yeter oldu. böylece çabucak etiketlediğimiz bir olguya karşı duruşumuzu belirleyebildik. gerçi burada kimi sorunlar çıkmadı değil. bu iki yargının kesinliğinden ötürü bazı konularda anlaşmaya varmamız zorlaştı. neyin gerçekten iyi, neyin gerçekten kötü olduğu anlamsız bir soru haline geldi. zira bu tip bir sorunun cevabını sadece istatistik bilimi verebilirdi. çoğunluk hep haklıydı. azınlıksa sadece akıntının tersine yüzmekten bıktığı ya da bizzat çoğunluk haline geldiği anda haklı konumuna gelebilirdi.



(" allahım, sen annemi babamı ve bütün robotları insan şerrinden koru yarebbim..")

hani hep filmlerde olur ya; gelişe gelişe manyak tehlikeli bir şekil alan, düşünebilen, kin duyabilen insansı robotların bir gün tepesi atar ve insanoğluna kafa göz dalar. biz de bunu izleyince hafiften korkarız; "allahım, tost makinelerinin elimizi kaptığı, mutfak robotlarının bizi kıtır kıtır doğradığı, buzdolaplarının kapaklarıyla ağzımıza ağzımıza gömçürdüğü günleri bize gösterme ya rabbi!" diye içten içe dua ederiz. ama şu an hal vaziyet o ki; asıl bilgisayarlar bizden korkmalılar, zira git gide onlara benzeyen insanlığımızdan yiyen bizleriz. hani gün gelir de beyin dalgalarıyla internete bağlanabilirsek, işte o zaman satarım ben bu bilgisayarı, parasıyla da götüme ses kartı taktırırım.

03 Aralık 2009 Perşembe

Kızları Almayın Artık Askere

bu erkeklerin dünyası.. bu dünya erkeklerin
fakat hiçbir şey olmazdı, bir kadın olmadan


görüyorsun, erkek arabayı yaptı, bizleri yollarda gezdirmek için
erkek treni yaptı, ağır yükleri taşımak için
erkek elektrik ışığını buldu, bizi karanlıktan çıkarmak için
erkek su üzerinde giden sandalı buldu, tıpkı Nuh'un gemisini yapması gibi


bu erkeklerin dünyası, bu dünya erkeklerin
fakat hiçbir şey olmazdı, bir kadın olmadan


erkek bir kız bebeğı ve bir oğlan bebeği düşünür
erkek onları mutlu eder, zira onlar erkeğin oyuncaklarıdır

ve erkek yapılacak, yapabileceği her şeyi yaptıktan sonra
bilirsin; erkek parayı yaptı, eksiklerini diğer erkeklerden satın almak için


bu erkeklerin dünyası
fakat hiçbir şey olmazdı, bir kadın olmadan
erkek kayboldu, kendi dünyasında 

erkek kayboldu, umitsizlik içinde

- James Brown, 1966

monopoly oyunu, kutu oyunları arasında hayatı en başarılı haliyle taklit edenidir. fakat biraz uzaklaşıp (mesela uzaydan, bir tenis topu kadar göründüğümüz bir yerden) baktığımızda, dünya aslında başlı başına bir kutu oyunu. ortada bir zarın bulunup bulunmadığı bir inanç meselesi olsa da sırayla herkes hamlesini yapıyor, gelecek için planlarını kuruyor. bir taraftan birbiriyle rekabet içinde olan oyuncular bir taraftan da oyunun kendisine kafa tutabiliyor. işte içinde bulunduğumuz büyük hengame de oyunun kurallarını değiştirmeye çalışmamızdan ötürü oluştu.

peki "büyük hengame" nedir? söyle ki; biz erkekler oyunun zaten oldukça basit olan tek kuralını (güçlü kazanır) gayet güzel benimsemiş bir halde birbirimizi boğazlarken, son yüzyılda "ben de oynicam!" diye ortaya çıkan kadın, tüm dengeyi altüst etti. gerek fiziksel, gerekse oyun  tecrübesi açısından erkeklere oranla zayıf olan bu oyuncuyu oyuna dahil etmek için oyunun kurallarını esnetmek ve değiştirmek zorunda kalmamız, (ya da bırakılmamız) eski basit kurallardan vazgeçemeyen yahut yeni karmaşık kuralları istemeyenler tarafından hiç hoş karşılanmadı. oyuna dahil olma çabasındaki kadın kendini, hem yeni rakiplerine, hem yeni rakibelerine, hem oyuna, hem de kendilerine karşı bir savaşta buldu.

halbuki bu kargaşanın öncesine kadar kadın, aslında oyuncu gibi görünen fakat bir oyun taşı yahut bir piyondan öte olmayan erkeğin hamlesini, erkeği tahta üzerinde sürüyerek yapmasını sağlama görevindeydi. bu perde arkası yönetimde hem (yine kendi taşının inşa ettiği ve rahatlığını sağlamak için çabaladığı evinde) oyunun yıkıcı rekabetinden mümkün olduğunca uzakta yaşıyordu, hem de oyun için yeni taşları ve bu yeni taşların yeni sahibelerini oyuna en iyi şekilde hazırlama görevini üstleniyordu.

şimdi yanlış anlaşılmak istemem, kadınlara karşı "top bizim olm.. gidin buradan" şeklinde bir düşünceye sahip değilim. zaten şu saatten sonra oyuna başlamış, savaşmış, yara almış, bir şeyleri kaybetme pahasına da olsa kazanmanın tadına varmış, oyunun kuralları doğrultusunda en az erkekler kadar vahşileşmiş kadınları tekrar sırça saraylarına koymanın mümkünatı yok. burada ben ve bu yazdıkların "haydı kızlar eve" minvalinde aktivist bir pozisyonda değil. benim tek amacım oyunun şu anki halini kabullenip "peki ama nasıl bu hale geldik" sorusuna yanıt aramak.


("oyun mu? ne oyunu?" diyenler için temsili resim)

para üzerine kurulu yaşamlarımız ve bize bu yaşamları yaşayabilmemiz için imkanlar sunduğunu iddia eden para sahipleri; "neden sadece erkeklere satalım ki?!" düşüncesiyle çıktılar yola. doğrusu çıktıkları yolda şu ana kadar başarısız oldukları söylenemez. zira herhangi bir şeyin sadece boyasını pembe yaparak "kadınlara özel", hatta reklamlarda rakipleri olan erkekleri çatlatırçasına kullandıkları sloganla; "biz kadınlara özel" hale getirebilmekte ve üstünden para kazanabilmekteler. aksi gibi çatışıyormuş gibi görünen bu karşılaşmada, iki taraf da o reklamlarda bahsi geçen nesneyi almak için sağlıklarını kaybederken, tek kazanan o nesneyi bir taraf için siyaha bir taraf içinse pembeye boyuyan oluyor. yani bir nevi, artık kuralları koyanlar bizzat oyunu oynayan bir kaç kişiden başkası değil.


 
son olarak, dürüstçe söylemek gerekirse bu teorim üzerinde etraflıca düşünme ve araştırma imkanım olmadı. yani buraya bir çok yeni argümanı ekleyebileceğim gibi, içimden gelen tek bir "hasiktir la ordan" dürtüsü sonrası bu yazıyı silebilirim de. okuyanlardan ricam, yorumlarıyla katkı ve eleştirilerini (anayı bacıyı karıştırmadan sövebilirsiniz de) eksik etmemeleri.

şarkıyla başladık şarkıyla bitirelim;

gönül verdim kara gözlü esmere
alıp götürdüler beni askere
kurban olam size ey komutanlar
kızları da alın artık askere


yüce dağlar senin karın biter mi
yanmayan ocakta duman tüter mi
kurban olam size ey komutanlar
yar olmazsa bu askerlik biter mi?


nazlı yare için için yanardım
bu askerliği ben bitmez sanırdım
ne çabuk gelirmiş meğer teskere
herkes seve seve gitsin askere
kızları almayın artık askere..


- Erkin Koray, 1968

29 Kasım 2009 Pazar

Sistem Sıkıntıda İşlemi

belki bilgisayarlarla insan beyni arasındaki benzerliği dillendiren ve üzerine bazı çıkarımlar yapan şanslı  ilk 1000 kişi içinde olmayacağım ama kannımca bilgisayarlar ile bizim beyinimizin çalışma sisteminde şaşırtıcı paralellikler mevcut.

mesela sıkıntı olayı. biz insanların her daim kati suretle bir adet sıkıntısı vardır. kimi zaman durup dururken düşüncelere daldıran, kimi zamansa tam birinden kurtuldum derken ortaya çıkan türlü türlü sıkıntılar hep kafamızı meşgul eder. öyle ki üstüne kafa yorulacak sıkıntı kalmadığında "allahım.. her şey mükemmel gidiyor. kesin kötü bir şey olacak" diye kendi kendimize dert ederiz. bilgisayar da böyledir. misal şu an windows kullanıyorsanız klavyelerinden ctrl + alt + delete kombinasyonun yapıp gelen ekranda işlemler sekmesini seçtiğinizde orada bir yerde "sistem boşta işlemi" adında bir şey göreceksiniz.

söz konusu şeyi gördüğünüz ilk anda biraz kazıklanmış hissi duymanız normal. bende de olmuştu, "ula o kadar para gömdük, aletin yaptığı işleme bak" diye derin derin düşünmüş, o an boyunca ekrana boş boş bakmış, tüketim toplumuna ve bizi bu hale getirenlere filan sövmüştüm. tabi bir yandan ben ekrana boş gözlerle bakıp mırıl mırıl sessizce söverken sistem boşta işlemi de boş durmayarak evimize kadar gelen elektrik nimetini boşa yakmaya devam etmekteydi.


(işte o işlemler!)

aslında işin aslı şöyle; biz en yeni çıkan oyunları alacağız, en hızlı bilgisayar bizimkisi olacak diye o kadar performanslı bilgisayarlara para harcıyoruz ki bilgisayarın açık kaldığı zamanın çoğunda hiç gerekmeyen bu fazla iş gücü odayı ısıtmaktan başka hiçbir işe yaramıyor. sistem boşta islemi adı altında harcanıp gidiyor. bilgisayarlarda güç optimizasyonu üzerine daha sonra yazmak isterim. ama şu an bu yazıyı "çocuk romantik dedik, nerd çıktı" düşünce doğrultusunda okuyan latif cinsli okurların pencerenin çarpı tuşuna basmaması için sıkıntı konusuna geri dönüyorum.

evet... bir beynimiz var. yalan değil. örneğin ben bazen kafamı sağa sola çarptığımda içten içe bir şey zonkluyor. anlıyorum ki orada bir şey var, gup gup atan kalbim de oraya kan pompalıyor. ama mesele şu ki bence beynimiz tuvalete gitmek, yemek yemek gibi gündelik işler hatta bize para kazandıran, hayatımızı idame ettiren -hatta belki gün içerisinde beynimize en fazla iş çıkartan- işler için fazla. tabi burada bir adet beyin sahiplerini küstürmemek adına modern dünyaya bok atıp "reklamlar bizi aptallaştırıyor, yürüyen merdivernler bizi şişmanlatıyor.. kahrolsun modern, yaşasın kara lastik ayakkabı!" da diyebilirdim. fakat geçmişte de durum hemen hemen aynı görünüyor. tarihte isim yapmış dahileri ve gerizekalıları çıkarırsak genel için (gauss dağılımı, yahut üniversitelerden tanıdığımız çan eğrisi deniyor buna) ortalama zekamız önümüze çıkan sorunları çözmek için bir darboğazda değil. adet demişiz, gelenek demişiz, eskiler demişiz, inanç demişiz, bir şekilde buralara kadar beyne fazla yüklenmeden gelmişiz.

ama beynimiz düşünmekten geri durmuş mu? yok.. beynimizde sahip olduğumuz fazla işlem gücü, evham olarak dışarı atılmış ve atılmaya devam ediyor. "aman, bu akşam maç ne olacak", "acaba behlül kıza yumulacak mı?" gibi basit diyebileceğiimiz sıkıntılardan tutun, insanı ciddi ciddi düşündüren sıkıntılara kadar tüm bunlar aslında o anda bir iş yapmayan yani boşta olan beynimizi doldurarak kalp tarafından gönderilen kanı israf ediyor. tabi burada hayal kurma eylemine lafımız yok. hayal kurma aşamasını bir işin prosesinden ayrı tutamayız. misal "üniversitede kızlar teklif ediyormuş lan" hayaliyle gaza gelip test çözmek "üniversiteyi kazanmak" eyleminin bir parçası olarak görülmeli. gerçi dürüstçe söylemek gerekirse olayın bu kısmını kendi kafamda da bir açıklığa kavuşturamadım. yani biriniz  "beynin verimli düşündüğünü gösterir tek emare ortaya somut bir iş çıkarmak mıdır? behlül'ün kıza yumulması üzerinden hayata dair tespitler çıkarılıyor olamaz mı?" diye çıkıp sorsa, hiç bir cevabım olamaz. bir şeyi heyecanlı heyecanlı anlatan arkadaşa "sorduk mu?" diye ayat verildiğinde ortamda hasıl olan sessizliğe gömülüp içimden söve söve çayımı yudumlamaya devam ederim. neyse.. en iyisi siz bu paragrafı çok kurcalamayın. ya da kurcalayın siz bilirsiniz... yok lan! rahat bırakın paragrafımı. benim olm bu yazı.

en büyük problem ise beynin boş yere çalışması durumuna bir çarenin bulunmaması. sarhoş olma gibi, uyuşturucu gibi yöntemler akla gelse de pek kullanışlı oldukları söylenemez. makineyi dinlendireceğim diye hepten reset atmanız gayet olası. diğer yandan, misal ben henüz kendimi keşfetme aşamasında meraklı bir çocukken konuşmadan durabildiğimi farketmenin ertesinde düşünmeden de durabileceğimi zannetmiş sonradan hüsrana uğramıştım. çünkü "acaba şimdi düşünüyor muyum, yoksa düşünmüyor muyum" diye düşünürken -ki bir yandan da istemsizce nefesimi tutmuştum- farkına vardım ki beyin denen hadise vücudun en müsrif organı. en azından ben pek verimli kullanamıyorum.

konuyu iyice dağıtmak pahasına şuna da değinmeden geçemeyeceğim; tuvalette insanın aklına bir fikir gelmesi çok normal. bunun idrardaki amonyak kokusuyla, şampuanların arkasında yazan yazıları okumakla, zemindeki fayans karosu sayısıyla ya da türk olmakla bir alakası yok. o anda yaptığımız şey düşünme gerekliliğini getirmediğinden tamamen atıl olan beyin istemeden de olsa çalışmasını sürdürüyor o kadar. denerseniz göreceksiniz ki, göte pis su sıçraması tehdidi ve tedirginliği olan bir tuvalet ortamında aklınıza hiçbir şey gelmiyor, o anda tek derdiniz, klozet ile doğru açıyı ayarlayabilmekten öte değil.


(sanırım bu kadının ismi "idle brain". ya da google'la bir alıp veremediği var.)

27 Kasım 2009 Cuma

Elmalılı Hem De Yazar

"seviyorum" diyor kadın, "çok seviyorum". adam ise kadına mümkün olduğunca kayıtsız kalmaya çalışarak, elindeki elmayı soymaya devam ediyor. kadın az önce söylediğini zaten bakışları, hal ve tavırları ile öyle bir doğruluyor ki, hiç konuşmasa bile halinden her şey anlaşılıyor. ama konuşmaya devam ediyor, çizdiği tablodaki rötüşları tamamlamak istercesine detaylı ve titiz bir halde anlatıyor; "hep yanında olmak istiyorum. istiyorum ki hep beline sarılayım, elini hiç ama hiç bırakmayayım. kafam hep göğsüne yaslı olsun. geniş omuzlarının gölgesi hep üzerimde olsun."

kadının söylediği her söz adamı elma soyma işinde daha da derin detaylara gömüyor. daha önceleri alelade bir şekilde elmanın etinden etinden keserek soyduğu kabuğu gittikçe daha da inceltiyor, daha da özenli halde ayılıyor elmadan. adam, sanki çok narin bir sanat eserine davranırmış gibi tüm ilgisini elmaya vererek elmayı soymaya devam ediyor. kadın ise hayallerinden sonra rüyalarını da anlatmaya koyuluyor; "bazen rüya görüyorum. böyle, geniş yeşillik bir yerde birlikteyiz. elini tutuyorum, ama sanki tutmasam uçacakmışım gibi oluyor. o kadar mutlu oluyorum ki rüyada, bazen gülümseyerek uyanıyorum uykudan."

adam, elmanın geri kalan son kabuklu kısmına geldiğinde işi yapabileceği en yavaş şeklinde yapmaya devam ediyor. zira biliyor ki elindeki meşguliyeti onu, şu andaki dış dünyadan ayırabilmiş tek şey. bu yüzden onu kaybetmek istemiyor.

o anda kadının cep telefonu çalıyor. kadın, az öncekinin belki 10 katı daha fazla heyecanlı gözlerle adama bakarak, "allahım!! o arıyor! o arıyor! ne yapayım?! hı? açayım değil mi?" diyor. adamın gözlerine, kadının heyecandan titreyen elleri takılıyor. sonra zaten ayakuçlarına bakan kafasını biraz daha eğerek avuçlarının içerisinde duran elmaya odaklanıyor. nemlenen göz bebeği görüşünü biraz bozuyor olsa da hala avuçlarındaki elmanın beyazını seçebiliyor. kadının "alo... hihi.. iyiyim.. sen nasılsın? ... hiiç.. oturuyorum işte.. sen ne yapıyorsun?" diye devam eden sohbetini duymamaya çalışarak, tüm algılarını elmaya yönlendiriyor tekrar.

ama olmuyor, eskisi gibi dönemiyor elmaya. az önceki gibi elma soyarak izole edemiyor kendini ortamdan. zira gerçek duruyor hemen yanıbaşında. o sırada o mekanda elle tutulur gözle görülür olarak elma soymaktansa, çok uzaktan gelen uydular ve baz istasyonlarıyla taşınan bir ses olmayı istiyor o an için. gözlerinde biriken yaş, adamın görüşünü tamamen kapatacak kadar çoğalıyor. "elma!" diyor içinden bir ses. tamamen soyulmuş elmayı ortadan ikiye bölmek için bir hamleyle bıçağı elmaya saplıyor.

bıçak elmayı hızla sıyırıp adamın elmayı kavrayan elinin baş parmağını kesiyor. adam gayrı ihtiyari "aah!" diye bağırıyor. kadın telefondaki tatlı sohbetine bir an ara verip "ayy! ne oldu?" diye soruyor. adam "yok bir şey.. biraz kesildi o kadar" diyor. kadın tekrar telefona dönerek "hı.. evet.. yok yalnız değilim şu an. bir arkadaşım var yanımda. elma yiyordu elini kesti. ... ha tamam, bi dakika o zaman ben yan odaya geçeyim.." diyor ve hızlıca kalkıp kapıdan çıkıyor. odada yalnız kalan eli kesilmiş "bir arkadaş" ise üzerinde kan ve tuzlu su bulaşmış elmadan kestiği dilimi çiğnerken "keşke mandalina alsaydık" diye düşünüyor.

25 Kasım 2009 Çarşamba

Hakiki Tsubasa Benim!

uykunun en leziz olduğu zaman dilimi olan çocukluğumdan soğuk bir pazar sabahı, ranzamın aşağı katından uzanan bir el, açıkta kalmış ayak bileğimi tutup sallayarak beni uyandırıyor. "abi.. abi.. şşş.. abi.. hadi uyan. birazdan başlayacak." henüz dünya algılarım yerli yerine otumamışken, gece yatmadan önce kendimi programlamış olduğum üzere beynim vücuduma uyanmam gerektiğini söylüyor ve yataktan doğruluyorum. ranzanın merdivenlerinden inip banyoya gittiğim o anlık dilimde, zamanın ve mekanın farkına varmamaya çalışarak o güzelim pazar sabahı uykumun son dilimini iyice sündürüyorum.

yüzüme çarpan soğuk su beni biraz olsun uyandırsa da aynada gördüğüm suratın bir türlü açılmak bilmeyen gözlerinde hala çapakların olduğunu görüyorum. lavaboya iyice gömülüp iyice uyanana kadar buz gibi suyu suratıma bir kaç kere serpiyorum. uyanmanın verdiği dinçlikle hızlıca yüzümü kurulayıp tv'nin bulunduğu odaya yöneliyorum. henüz koridordayken içimi kıpır kıpır eden, kalbimi heyecandan küt küt attıran jenerik müziğini duyuyorum. "başlamış mı lan?!" diye bir telaşla odaya giriyorum. ihlas quartz sobanın karşısında iki büklüm oturan vaziyette, gözleri televizyona kitlenmiş kardeşim "yok.. özet bu.." diye cevap veriyor.


kardeşim benim gibi devamlılık sorunu çeken bir çocuk değildi. bense sevdiğim şeyleri bir anda çok sever sonra hevesim geçtiğinde ise ilgisiz kalırdım. mesela geçen hafta yine böyle sabahın köründe sıcak yatağımdan kalkmak yerine uyumayı tercih etmiştim. o ise geçen bölümü seyrederek, nankatsu'nun yarı final maçının ilk yarısının sonuna doğru attığı süper golü seyredebilmişti.

"ne oldu ki geçen bölümde?" diye sordum. gözlerini televizyondan ayırmadan ve bazı heyecanlı sahnelerde konuşmasına ara vererek; "nakayama orta açmıştı. o uzun saçlı çocuk da revöşata vurdu. ama son anda kel defansçıyla..... kel defansçıyla kardeşi topu kurtardı.. sonra misaki topu aldı orta yaptı... misaki topu aldı gitti gitti gitti.. sonra orta yaptı. orta yaptıktan sonra bölüm bitti." dedi.

evet.. soğuk bir pazar günü, okula gitmek için uyandırılırken 5 dakika daha fazla uyumak için yalvaran bu iki çocuğu televizyona kitleyen küçük golcü isimli bir çizgi filmdi. ve türkiye sınırları içerisinde bu iki çocuğun sayıları belki yüzbinleri bulmaktaydı. şimdilerde "koca adam" mertebesine epey yaklaşmış bir nesil bu eziyeti kendilerine "neden?" diye sormadan yaptılar. zira pazar günü arkadaşlarla maç yaparken, yahut pazartesi sabahı istiklal marşını okumak için sırada beklerken bu haftaki bölümde ne olduğunu bilmek ve ballandıra ballandıra anlatmak büyük bir prestij meselesiydi. belki kanal d yöneticilerinin hiç de umursamadıkları, ileri sürüş teknikleri bittikten sonra yayın akışını doldurmak için koydukları bu çizgi film binlerce çocuk için oldukça yüklü anlamlar içermekteydi.




o sabah "phh.. phh.." sesleri eşliğinde odanın havasını nemlendirdiğini iddia eden ihlas kuartz sobanın karşısında büzülerek oturmuş iki uykulu çocuk, nankatsu - sao paulo maçının ikinci devresini izledi ve ertesinde başlayan casper ve bugs bunny'e inat, oturma odasının zemininde uyuyakaldılar. bu eziyetin ödülünü ise sadece o hafta için değil, onbeş yıl sonra seksenler-doksanlar geyikleri dönen ortamlarda göğüslerini kabarta kabarta "yau... sabahın köründe kalkardık onu izlemek için.." diyerek de aldılar ve almaktalar. tabi, hala içten içe sordukları "neden lan?" sorusunun yanıtını bulmaya çalışarak.


not: yav! nasıl bir bilinç altı yöntemi kullandılarsa artık; top sekme sesini, wakabayashi'nin şapkasını, orta sahayı geçince yavaş yavaş kalenin görünmeye başlamasını ve benzeri tonla detayı kafamdan çıkartamıyorum lan! yardım edin çok zor durumdayım. mesela geçen halı sahada top sürerken "edwaard.. edwaard gidiyor.. bir çalım! bir çalım daha! kaleyi gördü ve kartal vuruşuuuuuuu!" diye bağırınca aldığım bakışlardan anladım işin boyutunu. durum ciddi.