30 Nisan 2011 Cumartesi

Şimdiki Akıl

“Hadi bakalım Edward bey, okul taksidi bataklığına da ucundan bulaştın. Vay arkadaş, 15 sene daha böyle gitse toplamda nereden baksan bir ev parası ediyor. Ya da bir spor araba. Siktiret spor arabayı, 5 kişilik aileye göre olmayan pek çok güzel araba da alınabilir. Demek ki önümüzdeki 20 yıl trafikte dikkat çekmeyen aile arabalarına bineceğiz, sağlık olsun.. O değil de matematik öğretmeni neydi öyle yav. Elf midir nedir. Kadına bakmaya doyamadım resmen. Kesin bizim hatun çakmıştır köfteyi. Akşama yine cıngar var mınakoyim. Her şeyi bırakıp kaçsam mı lan? Yok.. bizim sıpaya yazık olur. Takside devam. Evlenmeseydim nasıl olurdu acaba? 34 yaşında, bekar, hali vakti yerinde, eli yüzü düzgün erkek. Belediye ekiplerinin köpekleri yakaladıkları gibi çevremdeki bütün evliler üstüme çullanırdı kesin. Çullandılar da. Gerçi insafsızlık etmeyeyim. Biraz da ben istedim. Romantik komedilerin yapım ve yayınında emeği geçenler, ağzınıza sıçayım sizin! Keşke Katya dediği zaman kaçsaydım onunla Irlanda’ya. Hem o sıra bizimkiyle de daha sözlüydük. Resmiyet yoktu. Aileler de pek ısınamamıştı birbirine. Tüh.. tam zamanıymış paçayı kurtarmanın.”

- Ne düşünüyorsun?
- Hiç. Öyle daldım sadece.
- Nereye daldın yine? Elbet belli bir şey düşünüyorsundur. Hadi söyle. Kafan bomboş olacak değil ya?
- Tecahül-i arif neydi onu düşünüyorum?
- Bilmem.
- Sana sormadım ki zaten. Kendi kendime düşünüyordum. Sen sonradan kafamın içine dahil oldun.
- Ne yani, kafanın içinde beni istemiyor musun?
- Canım bak araba kullanıyorum, trafik de yoğun zaten başlamayalım yine.

Cevap vermeden huzursuz bir şekilde kafasını öte tarafa çevirdi. Bir sonraki kırmızı ışığa kadar konuşmamak üzere ayrılmış olduk. “Paraya, mala mülke, çocuklara, bir aileye hatta bir kadere ortak olmayı anlarım da, kafanın içine, düşüncelere ortak olmak nasıl bir içgüdüdür onu anlayamıyorum. Şimdi geri dönüp bakıyorum da, o depresif ve hezeyanlı öğrencilik yıllarım meğerse en huzurlularıymış. Te eskiden bir şarkı vardı Yalnızlık Paylaşılmaz diye. Doğruymuş. Kafaya göre yaşamanın tadına o sıralar tam varamamışım. Öğleden sonra uyanıp pijamaları bile çıkarmadan akşam etmenin kıymetini şimdi anlıyorum. Gerçi geçen Pazar o duyguya çok yaklaştım sayılır. Kullanılmayan ama muhtemel misafirler için herdaim hazır tutulan odada 3-4 saat öylece uzandım. Ne telefon çaldı, ne de benim o odada bulunduğumu farkeden biri. Uyumadım da. Öylece tavanı duvarları seyrettim. Çişim gelmeseydi daha kalırdım. Sahi, o oda benim olsa ya.. bir tane kütüphane yaparım kendime, bilgisayarımı oraya koyarım. Super olur! En azından hayatimda kafatasımdan daha geniş bir yerim olur. Dur şuna bir ayar çekeyim”

- Hayatım, bizim misafir odası var ya.
- Evet?
- Oraya bir kitaplık koysam olur mu?
- Olur da, nereye koyacaksın yer mi var?
- Ya orada dolap var, onu kaldırsak. İçi boş duruyor öyle.
- Olmaz! Yorganları koyacağım ben oraya.

“Ah, tabi yorganlar..  ailemizin değerli üyeleri. Döşeklerle beraber evlilik hayatımızın vargeçilmezleri. Şimdiye kadar durdukları yerde artık duramazlar. Kesinlikle misafir odasındaki dolabın içerisinde konmak zorundalar. Onları üzmek istemeyiz değil mi..”

- Sen geçen tuvalet kağıdı aldın mı?
- Valla unuttum gitti onları.
- Tabi markette onca saat  yapı bölümünü gezersen asıl ihtiyaçları unutursun. Şu ileriden dön de markete gidelim.



“Bir erkeğin evlenmekten çekinmesinin sebebi de bu sanırım. Yani o süre zarfına kadar aile otoritesinden sıyrılıp oluşturdugun o hayatını, düzene sokma adı altında yıkıp yeniden yapmak. Sorgulanmayı, yargılanmayı kabul ettiğin, unutma ve umursamama lüksüne sahip olmadığın, BEN’e ait olan her şeyi BİZ’e devretmek zorunda olduğun, sapıkça fantazilerin dizginlendiği, yüksek hijyen standartlarına sahip kutlu düzenli bir hayat... Hey sen, bekar! Sakın kıpırdama dostum. Dizlerinin üstüne çök ve gelini öp. Sessiz kalma hakkına sahipsin -ama bir şekilde konuşturulacaksın- ve söylediğin her şey aleyhinde delil olarak kullanılacak. Bundan emin ol seni lanet olası sapık bekar. Evleneceksin hem de hayatının sonuna kadar... Ama biraz da pragmatik ve analitik bir karar bu evlilik. Yani artısını eksisini koyuyorsun -eğer baskı yapan yoksa- ve iki seçenekten birini seçiyorsun veriyorsun; evleneyim, az daha bekleyeyim. Yani aslında aşk, sevgi, uyum, mutluluk filan işin ekstrası."

- Canım, akşam ne yemek var?
- Karnıyarık.
- Oley be! Süpersin! Ver bir öpücük.
- hihiihi! Aman dur be manyak.
- Sana külot alalım mı?
- ahahah! Sakin ol şampiyon.

17 Nisan 2011 Pazar

Kafan Çok Güzelmiş

"...sonra şeyh, kızı kümese gömdü. güya şeytandan arındıracak. daha sonra bir tane adam polisleri aradı. sabah namazında kümesten sesler duyduğunu söyledi. polisler gelince bir baktılar, kız orada. kurtardılar filan. babasına verdiler. şeyh'i tutukladılar..."

evet sevgili okur, ben de sizi arka sokaklar dizinin bilmem kaçıncı bölümünün detaylarıyla meşgul edip daha yararlı işlere harcayacağınız (mesela "tuvalete şimdi mi gideyim yoksa çay içtikten sonra mı" muhasebesi) bir kaç saniyeyi çalmak istemezdim. ama beni anlamanız açısından 15 dakika önce çektiğim bu eziyeti size sunmam gerekliydi.

hani şu, "iyi de bana ne kardeşim" ya da "ilgilenmiyorum teşekkürler" diyemeyeceğiniz bir konuşmanın içinde kalırsınız ya, el kol hareketleriniz, anlatıcı ile yanlışlıkla göz göze gelmeleriniz sizi saçmalığın merkezine daha da çeker ya, işte o tip bir ıstıraptı yukarıdaki. adamın biri (yabancı değil, bir arkadaş diyelim) öylece ofisimize geldi ve bizi arka sokaklara, rıza babaya, hüsnü'ye, çoban'a, "kalk kalk kalk"a, "al bunu al al" a boğdu resmen.

"bundan bana ne lan" deme ey sevgili okur. otur bi dinle allasen.

her nasıl, bilgisayarlar ve makineler için çalışma algoritmaları ve prosedürleri varsa bizim düşünce sistemimiz için de bu var. örneğin, düzenli ve planlı insanlar yapılacak işlerini lineer bir şekilde sıraya dizerler ve o şekilde ele alırlar. "kış geliyor>meyve almalı>çarşıya gideyim>mandalina alayım>eve geleyim>yiyeyim" gibi. tabi böyle yazınca gerizekalı gibi göründü ama öyle değil. bir de şuna bakın; "şimdi çalışıp şu dersi de vereyim>mezun olayım>askere gideyim>işe gireyim>para kazanayım>ev alayım>... ama önce dersi vereyim. gerisine mezun olunca bakarız"

planlayan insanlar kafasındaki olguları sırası ile değerlendirir ve geçmiş, simdiki ve gelecek zaman için optimum zihinsel mesaiyi harcarlar. tutup da daha olmamış olayların üzerine kafa yormaz, ihtimaller üzerinden sonuç bekleyen hesaplar yapmazlar. bu açıdan başarılı ve stabil bir hayatları vardır. "sınava çok değil ama düzenli çalıştım",  "kariyer planımda bu yok", "kooperatifin son iki ayı kaldı" diyen, diyebilen ınsanlardır. belirleyebildikleri hedeflere ilerler ve genellikle ulaşırlar.

bense kafamdaki şeyleri sıraya sokmakta ve o sırayı takip ve tanzimde hep zorluk çektim. zira şeyler benim kafamda kronolojik, zorluk seviyesi, gereklilik gibi kıstaslarla düzenlenmiyor. tamamen anlık keyfıyet faktörüne göre, tıpkı dağınık bir masanın üzerindeki eşyalar gibi durmaktalar. misal bu adam odaya girmeden önce şu yazdığım yazı çok daha farklı bir taslağa sahipti. hatta belki de daha iyiydi. ama sanki biri geldi, kafamdaki masayı şöyle bir salladı ve her şey eski haline sokulamayacak bir şekilde yer değiştirdi.

bu tip bir düşünce sisteminin faydaları da var tabi. örneğin masanın üzerindeki alakasız şeyler bazen bilerek ve isteyerek bazense tesadüfen yan yana gelip bambaşka bir şeyi ortaya çıkarabiliyor. özellikle yazmak gibi eylemler için bu muthiş bir fırsat. belki de aynı şeyi düşünüyor olacak ki, bir kitabında stephen king şöyle diyordu; "bana yeni bir fikrin nasıl ortaya çıktığını soranlar oluyor. tam olarak emin olmamakla beraber bende işler şöyle işliyor; bir fikir aklımda oluşuyor ve yüzmeye başlıyor, bir zaman sonra yüzen başka bir fikirle çarpışıyor ve ortaya yazmaya değer bir şey çıkıyor. bu çarpışmayı suni bir şekilde yapabilsem de, kendi kendine olanları şimdiye kadarki en güzel kitaplarımı ortaya çıkardı"

yukarıda bahsettiğim iki düşünce sistemi de uç örnekler olarak görülebilir. yani aslında hepimizin kafası biraz dağınık, biraz düzenli. ve kanaatim odur ki, dağınıklık ve düzen oranını iyi ayarladıkça ortaya arka sokaklar gibi örnekler çıkmaz, çıkmamalı.

2 Nisan 2011 Cumartesi

Bütün Insanlar Gibi

oldukça kısa ve şaşırtıcı derecede zahmetsiz geçen tanışma faslından sonra, onu; bu geniş, neredeyse boş ve haddinden fazla ısıtılan kafede buluşmaya ikna etmiştim.

konu konuyu açmıştı. keyifli sohbetimizin ikinci kahveleri söylendiği sırada ben üzerimden ilk buluşmaların o rahatsız gerginliğini atmıştım bile. bir ara, kızın bakımlı elleri ve ince düzgün parmakları dikkatimi çekti. "fabrikada çalışıyorum demiştin. ama ne fabrikası olduğunu söylemedin." dedim. o da gülümseyerek "kuruyemiş fabrikası. toplama, işleme, paketleme fılan yapılıyor" dedi. "peki ne iş yapıyorsun fabrikada? muhasebede misin?" diye sordum. "yok hayır. ben muz kızartıyorum" diye cevap verdi.

kafamı toparlamam bir kahve yudumu kadar sürdü. "çok ilginç. yani şey.. bizim orada muzu kızartarak yemezler pek" dedim. uzmanlık alanına girildiğini fark ettirircesine "ama çok güzel oluyor. tabi yapmasını da bilmek lazım" dedi. heyecanını bölmemek istediğimden, kahve bardağımdan daha sık yudum alarak dinleme pozisyonuna geçtim.

"şimdiye kadar kızartılmış muz yememiş olman çok garip. evet, aslında ben de muzu meyve olarak severim ama yine de kızartması da leziz. hatta biliyor musun, bizim fabrikaya muzlar sizin oradan geliyor. eskiden yolda çürüdüğü için çok getiremezlerdi. onun için pahalıydı. ama şimdi öyle değil. çoğu insan sanar ki, muzu soğuk yerde tutarsan taze kalır. ama tam tersi, muz sıcak yerde durmalı...."

kız, ince sesi ve narin el hareketleriyle, muz hakkında konuşurken, ben git gide ortama yabancılaştım. yabancı belgeselere yapılan dublaj gibi, iç sesim çevreden gelen sesi bastıracak kadar yüksek perdeden konuşmaya başladı.

"göz ne acayip lan" dedim içimden. "dışarıdan alıp beyne ulaştırdığı bilgi kadar içeridekini de dışa veriyor. mutlu, üzgün, yorgun, azgın, heyecanlı... bütün bu duyguları şu iki küçük organdan analiz etmemiz çok enteresan. her şeyi geçtim, bir de bu organlara güzellik gibi bir görev de vermişiz. misal şu kızın gözleri. çok güzeller. yani kime sorsan öyle der. peki niye? yeşil olduğu için mi, farklı olduğu için mi, kızıl saçlarıyla ya da beyaz teniyle çok uyumlu olduğu için mi... niye güzel lan? eyvallah kabul, güzel de... niye?". bu sorularla boğuşurken kahveden bir yudum daha aldım ve yine düşüncelere daldım. aradaki boşluğu şimdi hatırlamıyorum ama, en son "acaba fabrika kızı şarkısından bahsetsem mi? ama yanlış anlayabilir.. fabrikada muz kızartır, sanki patates gibi.. kızartırken hayal kurar, bütün insanlar gibi.. ehehhe.. o değil de kibritçi kız ne iş yapıyordu yav? kibrit satıyorsa kötü. koca bulması lazım.." diye düşünüyordum. o sırada kız gülmeye başladı. hala içimden konuştuguma emindim. yani az önceki şarkıyı gerçekten seslendirmiş olamazdım. dolayısıyla anladım ki kahkalar bana değil. sanırım konu değişmişti ve ben epeydir uzaklardaydım. birini dinliyor gibi yapmanın altın kuralı (konu değişimlerine reaksiyon ver ve dinlememeye devam et) binaen kendime geldim.

"... ah bir görseydin çok komikti. yani ben daha önce bir kedinin muz yediğini görmemiştim. neyse.. işte, bir tane makine var. o muzları kesiyor. sonra muz dilimleri bir sepete düşüyor. ben oradan alıp kızartıyorum. baska bir sepete koyuyorum. geçen kızartma makinesini değiştirdiler. adamlar gelip kurdu ama ayarını ben yaptım. tabi ben ayar yaparken 3 kilo muz da ziyan oldu" dedi ve kıkırdadı. vay canına hala muz diyordu.

"peki nerede yaşıyorsun?" diye sordum. aslında bu soru, göründüğünden fazlasına cevap isteyen hileli bir soruydu. "2 sokak aşağıda kalıyorum" dedi. ikinci hileli sorumu sordum "kiminle?". hala aynı saflıkla cevap veriyordu "bir kız arkadaşımla. o da fabrikada çalışıyor. hatta aynı okulda okumuştuk. ama o benden bir yaş büyük" dedi. "peki o ne iş yapıyor fabrikada?" dedim. "vinç operatörü" diye cevap verdi.

kahveden uzun bir yudum daha aldım. "bizim orada kadınlar vinç de kullanmazlar" dedim. bunu dışımdan söylemiş olacağım ki "niye?" diye sordu. sonra ikimiz de bu sorunun gereksizliği ve cevaplızlığı arasında bir müddet sıkıştık.

"sanırım güzellik; ifadesiz ve amaçsız bir halin tanımı" dedim içimden. "yani güzelliğin tanımı ve yargısı tamamen notr hal üzerinden yapılmalı. şu kızın gözlerinin de güzelliği bundan ileri geliyor bence. kaşlarının yaptıgı kavis, gözlerinin yüzüne oranı, yanaklarının çıkıntısı, burnunun kusursuz simetrisi ve yumuşak eğimi.. ve bütün bunların toplam komposizyonunun dokunulmamış ve değiştirilmemiş haldeki güzelliği... buydu yani güzellik. yoksa ağır ya da rötüş olsun makyajla, jartiyer ya da toka olsun aksesuarla ve hatta zoraki bir gülümsemeyle elde edilecek şey değil. onlarla olsa olsa çekicilik olur. bu da tamamen hormonları ve sosyal davranışları ilgilendiren bambaşka bir konu. yani bir nevi güzel olunmaz güzel doğulur. tamam da, peki güzel olmayan ne yapsın? ölsün mü? yok canım niye ölsün? dedim ya, bu hormonları ve sosyal davranışları ilgilendiren bir konu. benim bahsettiğim güzellik farklı bir şey. neyse.."

epeydir konuşmadan durduğumuzu farkettim. gözlerine baktım. sıkılıp sıkılmadığını anlamaya çalışıyordum. anlayamadım. o da sadece gülümseyerek bana bakıyordu. "yoksa yüzündeki bu gülümseme aslında onun doğal yüz ifadesi mi? eğer öyle olsaydı yıllarca bakardım böyle.." diye içimden geçti. ama "kalkalım mı?" dedim dışımdan. "peki. bugün çok eğlendim, kahve ve sohbet için teşekkürler" dedi. "ben de. rica ederim" dedim.

kafeden çıkıp biraz yürüdük. evinin önüne gelince gelecek haftasonu ve sonraki 2 ay boyunca görüşmek üzere ayrıldık.

17 Kasım 2010 Çarşamba

Ortak Düşman Etkisi

Sıkı durun, şimdi size uzun süreli ve mutlu bir birlikteliğin sırlarını vereceğim. İşte o sırlar; kanser, yoksulluk, büyük ekonomik sıkıntılar, sevilen insanların kaybı, yaklaşan ölüm, hasımlar ve hatta ayak serçe parmağımızı kırma niyetinde olan sehpalar

“hassiktir lan” dediğinizi duyar gibiyim. Demeyin lan. Önce bi dinleyin.

Sevdiklerimizi bize bağlayan duygunu beslendiği pek çok farklı kaynak mecvuttur. Sevgi, arzu, sadakat içgüdüsü, kan bağı, mecburiyet hissi ve benzeri bir çok kaynakla sevdiklerimizi sevmeye devam ederiz. Fakat bütün bu hislerin kaynağı yine kendimiz olduğundan ötürü, kaynakların devamlılığında problemler çekeriz. 

Birine karşı hissettiğimiz şeyler kolaylıkla değişebilir. Örneğin göbek deliğinden çıkardığı pamuğu sağda solda bırakan bir adam size eskisi kadar çekici gelmeyebilir. Ya da ilişki başlangıcında size "muci muci muç muç" şeklinde bebek taklidi yapan kız, eskisi kadar sevimli görünmeyebilir. Hatta bir sabah uyandığınızda, hemen yanı başınızda yatan eşinizi, imza atıp şahitler önünde yemin etmiş olmanıza rağmen eskisi kadar sevmediğinizi, onun yerinde bir başkasının olmasını arzuladığınızı farkedebilrisiniz.

Hal böyleyken, siz de takdir edersiniz ki uzun ve kararlı bir birliktelik için çekicilik, sevgi, sadakat adındaki bu denli kaypak bir hislere bel bağlamak çok güvenilir bir durum değildir. 

“Peki nasıl oluyor da oluyor” kısmı ise burası; hemen şimdi, bütün bu içten gelip, kendi iç dinamiklerimizle şekillenen bu duyguları bir kenara bırakacağız ve kendimizi ortak düşman etkisinin güçlü kollarına atacağız. Bi dakka, bi küfretmeyin lütfen. Allah allah!

“Neden eski zor zamanlarda insanlar daha mutluydu ve birbirini daha çok severdi?”, “Neden geçim derdi çeken ailelerde eşler arasında bağlar ve dayanışma daha kuvvetlidir?”, “Neden herkes fabrikatörün karşısında tiradını atan Yaşar Usta’nın arkadaşı olmak ister?”

İşte bu soruların cevaplarını ararken farkettim ki, ortak bir düşmana sahip olmak, pek çok duygudan daha kararlı ve sağlam bir bağ. Bu aslında oldukça ilkel, ilkel olduğu kadar da güçlü bir şey. Ta en başında mağaralarda yaşarken aklımıza gelen "Abicim bu böyle olmayacak, gelin birlikte dolanalım ki kaplanlar bizi yemesin" düşüncesinin bir tezahürü. Sevgi, dostluk, kardeşlik, birlikte daha iyiye, insanlar el ele tutuşsun, hayat bayram olsun gibi zırvalardan, daha gerçek ve etkisi defalarca kanıtlanmış.

Demem o ki, evlilik gibi, aile hayatı gibi, insan hayatının çoğunu işgal eden bir zaman sonra gevşemeye ve eskimeye mahkum birlikteliklerde birbirini sevmeve kasmaktansa ortak bir düşmana sahip olmak çok daha akıllıca bir hareket olacaktır.  Bu düşman birikim, yönelim ve derinliğinize göre; komunistler olabilir, liberaller olabilir, faşistler olabilir, tuvaletinizi işgal eden mikroplar olabilir, kırık saç uçları olabilir, açılmayan konserve kapakları olabilir, banka hesabınız olabilir, kredı kartlarınız olabilir, en başta dediğim sehpalar olabilir, bulunmak zorunda olduğunuz şehir ya da ülke olabilir, patronunuz olabilir, justınbieberparishiltonkimkardashian olabilir, yan komşunuz olabilir, yan komşunuzun zır zır ağlayan cocuğu olabilir, yan komşunuzun yeni aldığı ve pazar günleri sabahın köründe kullanmaya bayıldığı matkabı olabilir, kıskandığınız arkadaşlarınız olabilir, örümcekler olabilir, hiç sahip olamayacağınız şeyler olabilir, atlar olabilir, otlar olabilir, boklar olabilir...

Yeter ki bir şeylere "birlikte" düşmanca şeyler hissedin. Öfkeyi de en az sevgi kadar kullanın. Zaten onu kullanmamaya çalıştıkça birbirimize karşı kullanmaya başlamıyor muyuz? İşte birbirinizi düşman edinmeden, bir düşman edinin. Bir de böyle deneyin. Olmadı gelin beni bulun hep birlikte ağzımı burnumu kıralım! 

21 Ekim 2010 Perşembe

This World Should Sink

Fiziksel hacimler sosyal alanlarda oldukça etkili ve söz sahibidir. Örneğin; gece klübü, disko gibi mekanlar mümkün olduğunca dar alanlara sahiptir. İlk girişte üzerinizde sıkıntılı bir etki bıraksa da sizi orada birileriyle tanıştırma amacına ulaşır. Çünkü fiziksel hacmin darlığında bünye otomatik olarak sosyalleşme eğilimi taşır. Elbette bu teorim sosyalleşme amacı güdülen yerler için geçerlidir. Yaniı, bir metrobüste dile getireceğiniz, “Siz de mi partiden sıkıldınız? Bu arada, selam ben Edward..” cümlesi en yakın durakta mecburi iniş gerçekleştirmenize neden olabilir.

Toplu taşıma hususu böyleyken, diğer araçlarda bu daha değişiktir. Örneğin içinde iki kişinin olduğu bir takside 10 dakikayı aşan bir sessizlik, rahatsızlığa neden olur. Ya bir küfür, ya bir mırıltı ya da radyonun sesini biraz daha açmak gibi eylemlerle kasvetli havayı dağıtmak isteriz. Bunun kaynağında yazının başında bahsettiğım dar fiziksel hacmin sosyalleşme üzerinde etkisi yatar.

İşte 1 yıl önce falan, ben bu yukarıdakileri düşünürken, arabasında seyahat etmekte olduğum benden yaşça büyük biri, “Şimdi bu 3G dedikleri şeyin olayı nedir? bi desene sen bana” cümlesiyle sessizliği bozdu. Rahatsız edici sessizliklerin, süresi uzadıkça etkisini yitirmesi gibi bir güzel yanı vardır. Fakat bu güzellik çok narindir. Ortamdaki sessizliği dağıtan her hangi bir ses bile (saat tiktakı, sehpaya değen huzursuz bacağın çıkardığı hışırtı, derin nefes alışverişler vb.) sessizliği daha da rahatsız edici hale sokabilir.

Neyse, baktım amca konuşma heveslisi, ben de yabani olmayayım dedim. Girdim muhabbete. Anlatıyorum da anlatıyorum. GRPS diyorum, megabit diyorum, bandwıdth diyorum.. Anlattım ha anlattım. Yetmedi 4G yi de anlattım. Wimax’tan bahsettim. Ben böyle ağzımdan tükrük saça saça heyecanla gelecek teknolojilerinden bahsederken, birden farkettim ki; anlattıklarım, konuyu açan amcanın hiç de sikinde değil. Ha eşek ossuruyor ha ben konuşuyorum.

Sinirlendim. Ama sinirlendiğimi belli etmedim. Saygısızlık yapmak istemediğimden “...Apple’ın satış stratejisinde daha çok trend-setter bir hava vardır. Asıl innovasyonu ise bazı diğer firmalar gerçekleştirir..” diye başladığım cümleyi bitirip amcanın bu duyarsızlığına karşı protesto mahiyetinde bir sessizliğe bürünmeye karar verdim. Ama amca benden erken davrandı ve ben henüz cümlemi bitirmeden radyonun sesini biraz daha açtı. Ağzımı hala açıp kapıyor olmama rağmen artık sesim çıkmıyordu. Dumura uğramış beynim, konuşma işlemini tam sonlandıramamıştı sanırım. Kafayı biraz toparlayınca cılız bir sesle “4G’yi geçiş formu olarak kabul etmeliyiz” dedim ve sustum.

Sesi şimdi daha çok çıkan Kibariye, az önce radyoya telefonla bağlanan Ramazan Özdoğan’ın Sivas’ta oturan halası için söylüyordu; “Sevda bitti oldu yalan, canım dedim oldu yılan, ondan ağlamam ondan..”. Ben de, sanki çok önemli bir işle meşgulmuşum da o yüzden konuşmayı yarıda kesmişim gibi cebimden telefonumu çıkarıp menüsünde bir aşağı bir yukarı yapmaya, eski mesajları okumaya başladım.

Şarkı biter bitmez, amcanın ikinci salvosu “Ne tarz müzik dinliyorsun sen?” şeklinde bir soruyla geldi. En zor yerden sormuştu. Ne diyeceğimi şaşırmıştım. Zira müzik zevkine bir tarz belirleyebilmiş biri değildim. Havasına göre her türlü müziğin gideri vardı benim için. Fakat bunu amcaya açıklamak için girişeceğim “sosyo-kültürel arada kalmışlık” ve “postmodernizmin tarzsızlığı yüceltmesi” gibi mevzular beni ikinci bir terkedilişin ortasında bırakabilirdi. Yine ben hevesli hevesli konuşurken bir anda bütün reytingim Kibariye'nin sektörden başka bir arkadaşı tarafından ele geçirilebilirdi. Ve muhtemelen memleketin bir çok yerinde yakınlarından şarkı bekleyen milyonlarca insan vardı. Hepsine karşı savaşmam mümkün değildi.

Konuyu kestirip atar, adamı “Gençlik nereye gidiyor?” konulu sessiz bir iç hesaplaşmayla meşgul eder diye “Rak!” diyiverdim. Amca, “Heee.. Rak mı? Ben de dinliyorum arada bir. Geçen gün hoparlor taktırdım arabaya. Rak dinleyince daha güzel çıkıyor ses” dedi. Adam beni dumur etmeye doymuyordu resmen. Dalga geçip geçmediğini anlamak için suratına baktım. Pür dikkat yola bakan gözlerinde mizahtan eser yoktu. Ben hala şaşkınlıkla ona bakarken, “Açayım mı rak?” dedi. Yine ezik bir ses tonuyla “Aç bari” diye cevap verebildim. Bunun üzerine adam parmağını arabanın teybine uzattı, oradaki bir düğmeye ard arda 3 kere bastı, ”BİP-BİP-BİP”. Ekranda ekolayzır ayarının “ROCK” olduğunu yazan ibare yanıp söndü. Adam da böylece rak açmış oldu.


Sıradaki şarkı, Nurcan Enveroğlu’nun Giresun’da vatani görevini yapmakta olduğu nişanlısı için geliyordu; “Ayağıma prangalar taktılar, gözlerimi dağladılar yaktılar, iki koldan bir alnımdan çaktılar, çarmıha gerdiler sensiz iki gün..”. Bilmem farkındamıydı ama, bizim arabamızda Hakan Taşıyan rak icra etmeye başlamıştı. Açıkçası fena da sayılmazdı.

30 Eylül 2010 Perşembe

...Rosebud.

- içine işeyelim mi?
- yok lan manyak mısın?! yuvasından çıkıp çükümüzü filan dişleyebilir.
- bence bir şey olmaz. tatlı çiş yılanları yuvasından çıkarır demişti bizim öğretmen.
- sizin öğretmen derste çiş mi dedi?!
- yok. ama onun gibi bir şey söylemişti. bir tane hastalık varmış. adam bir yere işeyince yılanlar hep oraya toplanıyormuş.
- bence sallamış.
- salak! öğretmen sallar mı hiç...

cevap vermedim. öğretmenin sallamayacağını biliyordum. sadece, içimden bir ses yan sınıfı kötülememi, ona muhalefet etmemi söylüyordu. çünkü onları içten içe çok kıskanıyordum. en iyi sınıf ve öğretmen bizimkiydi, onda şüphe yok. ama yine de bazı şeyleri onların yapıp bizim yapmayışımız beni çok imrendiriyordu. ne bileyim; gezmeye giderler, sık sık boyama yaparlar, el işi dersinde işe yarar şeyler yaparlar, beden dersleri son saat olduğu için tekrar üst değiştirme zorunluluğu olmadan eve giderler falan filan... hatta geçen sene en çok kitap okuyana gofret bile almıştı yan sınıfın öğretmeni. bizimkisiyse kuru bir "aferin" demişti bana.

on beş dakikadır başında durduğumuz o küçük oyuktan uzaklaşıp köyün her yerine hakim ufak bir tepeye çıktık. buradan; iki mahalleden oluşan köyümüz her şeyiyle görünüyordu. uzaktaki mahalle, bu mahalleyi uzaktaki mahalleye bağlayan uzunca bir yol ve bizim mahallemiz. ülkenin kuzeyine özgü yerleşim şekli burada da söz sahibiydi. vadinin bir yamacına serpiştirilmiş 2 kat ve çardaktan oluşan taş-ahşap evler ve en aşağıda ufak meyve bahçelerinden, bağlardan ve çayırlardan geçen cılız bir ırmak.

- başka ne anlatıyor sizin öğretmen?
- atom bombasını anlatmıştı onbeş tatilden önce..
- a! onu biliyorum ben. aynştayn almanya'ya atmış değil mi?
- yok olm. ruslar. ruslar bize atom bombası atmış. ama yolda gelirken patlamış.
- hmm.. peki nasıl bir şeymiş atom bombası? onu da anlattı mı öğretmen?
- anlattı. aha şu ilerideki dağ kadar yüksek biraz da geniş bir şeymiş. altına çizgi filmlerdeki bombalar var ya üstünde "tnt" yazıyor, işte ondan koyup patlatıyorlarmış. havalanıyormuş sonra düştüğü yeri mahvediyormuş.

öğretmenlerin yalan söylemeyeceğine olan kati inancım devam etse de bu atom bombası mevzuunda şüphelenmiyor değildim. ceplerimize doldurduğumuz erikleri katur kutur yiyerek tepeden mahelleye indik. evlerden daha alçakta kalan bakkalın önünde belki de yıllardır orada durmakta olan büyük kütüklere karşılıklı oturduk. bir hışımla, bundan sonraki bir hafta boyunca sürecek ishal ihtimalini aklımızdan bile geçirmeden topladığımız meyveleri yemeye koyulduk. aynı zamanda bakkalın bugün açılmasını umarak bekliyorduk.

- bizim öğretmen de anlatıyor hep. çok güzel şeyler biliyor. sorularımızı hep biliyor mesela.
- sizin öğretmeni de seviyorum. ama bizimkisini daha çok seviyorum. geçen sefer arabasından çantasını aldırmıştı bana. hem de sabah, dersteyken! hep söylüyor; sen böyle çalışmaya devam edersen büyük adam olursun diyor.
- nasıl büyük adam? sabancı gibi mi mi mesela?
- sabancı kim ki?
- var ya hani geçen televizyona çıkmıştı. böyle silecekli, acayip gözlükleri vardı. motora biniyordu. ben babama sordum, o çok büyük zengin bir adammış.
- ben zengin olmak istemiyorum. çünkü niye, zengin olunca parayı cebinde taşıyamıyormuşsun.
- bunu da mı öğretmeniniz söyledi?
- yok. ama ona da sordum, doğru dedi. çok para olunca bankaya vermek zorundaymışsın dedi.
- niye?
- bilmem. ama bence o kadar parası olmayan insanlar kıskanmasın diyedir. bir de o kadar para cebine sığmaz ki zaten.
- ben bir oda yaptırırım içine koyarım bütün parayı.
- akıllı! o odanın kapısını kırarlarsa görürsün o zaman. bankanın kapıları daha sağlam.

bakkal açılmadı. ama bunu dert etmedik. zira geçen geldiğimizde zaten cips yoktu ayrıca sakızlardan da hep aynı futbolcular çıkıyordu. hava kararmaya başlayınca akşam ezanı okunmadan evde olma düsturuna uyarak evlerimize dağıldık. yaz tatilinin en az bu günkü kadar özgür ve boş geçirilecek 23 günü daha bizi bekliyordu.

bir ay sonra, öğretmenimiz yaz tatilinde yaptıklarımızı yazmamızı istedi. ben de aşağıdaki şeyleri, kırmızı kurşun kalemle özenerek atılan başlık haricinde; bozuk, hızlı ve baştansavma bir yazıyla kayda geçtim.

YAZ TATİLİ 

yaz tatilimde çok eğlendim. ama kitap da okudum. çalışma kitabımızdan soruları ve alıştırmaları çözdüm. cevapları başka bir deftere yazmıştım. ama defter kayboldu.

sonra, yan sınıftan arkadaşım Fatih'le köye gittik. bizim köylerimiz aynı ama o yan sınıfta okuyor. Fatih benim çok iyi bir arkadaşım. bana balık tutmasını öğretti. fakat hiç balık tutamadım. Fatih küçük bir tane tutmuştu. onu da suya geri attık zaten.

yaz tatilinde babama atom bombasını da sordum. atom bombası çok büyük değildir. füzenin biraz şişmanı. balon gibi bir şey. ansiklopedide resimleri var.

okulların açılmasından bir hafta önce hasta oldum. şimdi iyiyim. yaz tatili böyle çok çabuk geçti. keşke yine yaz tatili olsa.

21 Eylül 2010 Salı

Eskiden Çok Eskiden, Su İçerdik Testiden

yüzüne yeni doğmuş kış güneşı vuran kadın uykusundan uyandı. sonra, arkasından uzanıp kendini saran koldan, sahibini rahatsız etmemek için yavaşça hareket ederek kurtuldu. yataktan doğrulunca başı döner gibi oldu. çünkü artık hamileliğinin son 3 ayına girmişti. hızlı hareketlerden kaçınması gerektiğini kendine bir kez daha hatırlattı. geceliğinin üstüne uzun hırkasını geçirdi ve yatağın öteki tarafındaki içi su dolu leğene yöneldi. yüzünü yıkamak için eğilince bu sefer midesi bulanmaya başladı. çabucak yüzünü yıkayıp tekrar doğruldu. bir kaç nefes  alıp verince ancak kendini kusmayacak kadar iyi hissedebildi. hala uyumakta olan kocasına yaklaşıp yatağın kenarına diz çöktü ve seslendi; "efendim? efendim uyanın artık, sabah oldu". adam hiç oralı değildi. kadın, adamın yüzüne biraz daha yaklaşıp; "lordum.. uyanın lütfen". tam adamın omzunu dürtmek için elini kaldırmıştı ki adam birden uyanıverdi ve "ne o leydim? yoksa beni uyandırmak için tokat  mı atacaktınız?"

***

saatin alarmı yırtınırcasına çalıyordu. fakat susma düğmesine basılana kadar odadakilerden sadece birini uyandırmayı basarabilmişti. yatağa oturur vaziyette duran kadın, herhangi bir sebep olmaksızın halının desenini seyrediyordu ve aklından alakasız şeyler geçiyordu. beyni uyanmıştı ama henüz vucudu uyumaktaydı. kollarını iki yana açarak esnemesiyle sırtına bir ağrı girdi. hamileliğin son ayları tarihteki bütün kadınlar için hep olageldiği gibi onun için de zor geçiyordu. yavaşça ayağa kalktı. sırt ağrısı biraz dinmişti. banyoya gidip elini yüzünü yıkadı ve geri döndü. kocası üstünden sıyrılmış yorgan ve sadece kendi tarafının darmadağınık olduğu çarşaf eşliğinde hala uyuyordu. "hayatım.. kalk hadi.. hadi canım bak, ne olur uğraştırma yine. kalk yoksa işe geç kalacaksın" dedi. adam "hımpfhss..." diye karşılık verdı. sonra yatağın diğer tarafına döndü. kadın bir tutam saçını adamın ensesine ve suratına sürtmeye başlayınca adam huylanıp aniden gözlerini açtı. "tamam yav... kalktım işte.. huylanıyorum diyorum sana, yapma şunu."

***

kadın mutfağa gidip bir şeyler hazırlamaya başladı. bir tabağa biraz yağ, bir elma ve ekmek koydu. sonra kümesten aldığı yumurtaları ocağın yakınında duran içi kaynar su dolu kabın içine attı. kocasının uyanıp uyanmadığını kontrol etmek için yatak odasının kapısına vardığında, onu giyinirken gördü. hayranlık ve takdirle karışık bir duygu içinde onu seyretmeye koyuldu. adam son zamanlarda çok çalışıyordu. vergi müfettişliği prestijli olsa da çok yorucuydu. ama genişleyen aileye bakmak için buna mecburdu. kadın, böyle bir güven kaynağına sahip olduğu için şükretti. sonra, gençliğini hatırladı. karşısında duran bu adam şehrin sıradan çiftçi bir genciydi. uzun boylu ve çelimsizdi. ama zekiydi. evlenince kendine güveni de artınca işleri yoluna girdi. önce şatoya seyis olarak girmeyi başardı ve oradan baş mihmandarlığa kadar yükseldi. güvenilir bir insan olduğu için kont onu bir çok farklı iş için kullanıyordu. bu ufak köye vergi müfettişi tayin edilene kadar her daim kont'un hizmetinde olabilmek için şatonun bir odasında yaşıyorlardı. şimdiye kadar bir evleri olmamıştı. ama şu an bu köyün en güzel evine sahiptiler. kadın bütün bunlardan ötürü hem onunla hem de kendisiyle gurur duyuyordu. zira bu resmin arkasında kendine ait gayet derin ve belirgin izler de vardı. onu hep desteklemiş, yardımcı olmuş, yerı geldiğinde bir akıl hocası yeri geldiğinde de gerçek bir hayat arkadaşı olmuştu. her ne kadar göbeği çıkmaya başlamış olsa da onu günbegün daha çok seviyordu.

***

"yaaa! kalksana hadiii!" diye seslenerek mutfaktan yatak odasına gelen kadın, kocasını aynanın karşısında gömleği pantolonundan taşar halde kravatıyla uğraşırken gördü. "hah.. kalkmış sonunda.." diye düşündü. sonra, daha önce de pek çok kereler olduğu gibi adamın beceriksizliği gözüne takıldı. fakat bu beceriksizlik izleyeni çileden çıkartan bir beceriksizlik değildi. aksine bu durum kadına şirin görünüyordu. tıpkı bir çocuğunkine benziyordu onun beceriksizliği. başarıya ulaşana kadar tekrarlanan bir beceriksizlik. ısrarlı ve kararlı denemeler sonucunda beceriye dönüşecek bir beceriksizlik. fakat kravat konusunda, beceriye dönüşme kısmı biraz uzun sürmüştü. 3 yıldır bu durumda bir değişiklik yoktu. adam defalarca izleyip ezberlediği kravat bağlama yontemini tekrar tekrar uygulamasına rağmen kravatı asla düzgün yapamıyordu. bazen üçgeni büyük boyu küçük, bazen üçgeni küçük boyu büyük, bazen üçgenin yerinde bir kare bulunan, bazense fiyonk gibi bağlanmış bir şey ortaya çıkıyordu. ama kravat gerçek bir kravat halini bir türlü almıyordu. kadın ise tüm bunları sadece seyrediyordu. çünkü biliyordu ki, denemekten sıkılana kadar ona yardım etmek, hiç bir işe yaramadığı gibi aksine kocasını sinirlendiriyordu. ki zaten tam da bu huyu sayesinde tanışmışlardı. üniversitenin henüz ilk senesinde çözmesine yardım ettiği bir soru yüzünden değil teşekkür almak, neredeyse azarlanmıştı. bu anı aklına gelince kadın gülümsedi. adam, hemen arkasından dilediği özür ile çalmıştı onun kalbini. sonra kadın, yılların üzerilerinde bıraktığı etkiyi fark etti. zıra kendisi yaşlandıkça eski güzelliğini yitiriyorken, bu adam gitgide daha da yakışıklı ve çekici oluyordu. bu biraz moralini bozdu. ama ardından "aman canım.. onun da tepesi açılmaya başladı. yakında kel kalacak" diye düşününce keyfi yerine geldi.

***

adam kahvaltının hazır halde beklediği masaya geldi ve oturdu. üzerinde devlet adamlarının giydiği mor kadife üniforma ve vergi mufettişlerinin taktığı broş vardı. neşeyle "günaydın, leydim. bu gün nasılsınız? bebeğimiz iyi mi?" dedi ve kahvaltısına başladı. kadın adamın gözlerinin içine heyecanla bakarak, "çok iyi. sanırım artık ekşi elma yememe gerek yok. çünkü erkek olacağından neredeyse eminim" dedi. adam, kadının yüzüne baktı, gülümsedi ve yemeğine devam etti. kadın sessiz ve sakin bir ses tonuyla sordu; "siz nasılsınız lordum? dün gece dinlenebildiniz mi?". adam bir yandan bir şeyler atıştırırken, cevap verdi "evet leydim. yaptığınız şurup çok iyi geldi. kendimi çok zinde hissediyorum". biraz sustuktan sonra "insanlar vergi toplamanın kolay olduğunu düşünüyorlar. falkirk dükü cortsword'un ismini söylemek her şeyi çözer sanıyorlar. halbuki hiç öyle değil. kafa karıştırıcı ve yorucu bir iş. umarım tekrar şatoya çağırılırız. burada çalışmayı pek sevmiyorum. orası daha iyiydi.". kadın dönmeyi istemiyordu. hem şatonun debdebesi ve alengirli ilişkileri hem de şu anki huzurlu hayatları kendini adeta buraya bağlıyordu. "ama evimiz..." diyecek olduysa da sustu. "başka bir zaman, onu ikna etmek için çok daha yararlı olur. mesela bu akşam sevdiği bir yemeği yaparım, sonra sadece burada yetişen meyvelerden yine şurup yaparım. ne kadar mutlu olduğumuzu hissettirmem yeterli" diye düşündü. zaten şimdi konuşursa kocasını ikna fırsatını, onunla tartışmaya harcamış olacaktı. inada bindirmeden çözebilirdi.

***

adam, "ya bunu nasıl yapıyorduk? güya bozmadan çıkarmıştım ama yine çük kadar kalmış" diyerek kadına kravatını uzattı. kadın kravatı alırken hafifçe kikirdedi ve "azgın danam benim. sen yine dua et sadece kravatın bozulmuş. ben gömleği de yırtacaksın sandım" dedi. adam, "ehehe..." diye yavşak yavşak güldü ve "oo! ekmek kızartmışız?! ben de rüyalarımda koku almaya başladım sanıyordum. eline sağlık bir tanem" dedi. kadın çayları doldurup sandalyeye oturdu. adam kahvaltısını hızlı hızlı yemeye başladı. bir taraftan da konuşuyordu, "çoraplarımı giyerken aklıma geldi, bu cumartesilerinin iş günü sayılmaya başladığı zamanı hatırlıyor musun? yani ne zaman başladı bu uygulama? eskiden cumartesiler tatildi. ne oldu birden cumartesi tatil olmaktan çıktı anlayamadım. bir şey, bir duyuru filan kaçırdım sanırım. belediyeden anons etmiş olabilirler. ya da beyinlerimize bir sinyal göndererek bizi hipnoz etmiş de olabilirler. sanki bir sabah kalktık ve bütün insanlar olarak 'bundan sonra cumartesileri de çalışalım' dedik. lan kimse demiyor mu 'arkadaş ne güzel yatıyorduk cumartesileri. şimdi nereye koşturuyoruz' diye? insanlığın cumartesileri çalışarak kazandığı şey nedir allahaşkına... kimse bir cumartesi günü çalışmaya motive olamaz ki. çünkü içten içe biliyoruz o günün tatil olması gerektiğini. o değil de, valla korkuyorum, aynı sinsilikle aniden pazarları da çalışma günü yapacaklar ileride. hepten ağzımıza verecekler küsküyü, verecekler küsküyü". bunu duyan kadın güldü. kadın masanın altından adamın bacağına ayağını sürttü. adam kadına hınzır hınzır baktıktan sonra çayının kalan yarısını bırakarak ayaklandı.

***

adam atına binmeden önce karısını öptü. kadın hafifçe kızararak kafasını eğdi. suratında kendi kontrolü dahilinde olmayan bir gülümseme yerleşti. sanki birileri yanaklarını gülümseyecek şekilde iki taraftan çekiştiriyordu. adam eğilip kadının karnını okşadı ve orayı da öptü. kadının eli yine istemsizce karnına gitti. adamın atına binişini ve uzaklaşmasını seyretti. üşümemek için hırkasına iyice sarınarak evine girdi. sıkıcı gün başlıyordu. akşama kadar yapılacak pek bir iş yoktu.

***

kadın adamı kapıya kadar takip etti. adam ayakkabılarını giydi ve karısının tuttuğu cekete bilerek ters kolunu soktu. diğer kolunu da cekete geçirince kendini bir anda kadına sarılır vaziyette buldu. kadın yine kikirdedi ve kocasını öptü. adam, deli gömleği gibi giydiği ceketini çıkarıp tekrar giydi ve merdivenlerden inmeye başladı. kadın onu seyrederken imrendi. çalışmayı çok sevmiyor olsa da insana sağladığı özgüveni özlüyordu. moralini düzeltmek için "o son çocuğu yapmayacaktık aabi.." diye kendi kendine espri yaptı ve içinden bir kahkaha attı. sıkıcı bir gün başlıyordu. akşam kadar yapılacak pek bir iş yoktu.