Ocağın soğuğunu hissettirmeye başladığı ilk günlerinde, henüz acemi birliğindeyken bir katakulli ile koğuş kapıönü nöbetimi, koğuş içi bot nöbetine çevirmiştim. Böylelikle soğuktan korunarak, bir nöbeti daha başımdan savmış olacaktım.
1-3 adlı bu güzide nöbetin daha ilk dakikalarında çay eşliğinde uykumu açma çabasındaydım ki nöbetçi onbaşının –soyadı Alkılınç’tı ve “kolluk bende kıllık bende” mottosunu benimsemişti- koğuş nöbetçilerini aşağı çağırmasıyla şov başladı.
Şimdi düşününce oldukça aptalca bir hareket gibi geliyor ve neden böyle yaptığım hakkında bir fikrim yok ama aşağıya elimde çay bardağı ve palaskam olmadan indim. Eh, bu halim de zaten fırsat kollayan nöbetçi onbaşına iyi bir malzeme oldu.
Birkaç şınav ve bacak yorucu bir takım egzersizler sonucu bu onbaşı ile “bir daha çay içmeyeceğim, hatta zaten çayı pek sevmediğim” konusunda mutabık olduk. Buraya kadar askerliğin doğasına uygun gelişen olayları, onbaşı Alkılınç’ın can sıkıntısını azaltma çabaları izledi. O, bizlere ne kadar boş beleş işe yaramaz bir insan olduğunu özetleyen anılar buklesi sunarken bizde huşu içerisinde –gerçi içimizden sövmememizi istemiş, “içinden sövenlere iki katı benden” demiş olsa da- dinliyorduk. Bu hal yaklaşık bir saat sürdü. Ve nihayet bizleri serbest bıraktı.
General Kıştan kaçarken, onbaşı Alkılınç’a yakalanmam o zamana kadar hissettiğim ama ifade edemediğim bir durumu gözlerimin önüne serdi. Henüz sivilken pek çoğu gibi ben de askere gitmeden önce girilen o enteresan ruh halinde bürünmüştüm. Güya kendimi mental ve fiziksel olarak hazırlama çabasındaydım. Gerektiğinde hazır olmak için şınav çekiyor, her sabah kalktığımda aslında ne kadar geç kalktığımı askere gidince çok ama çok erken kalkacağımı kendime telkin ediyor, annemin yemeklerini orada bulamayacağımı düşünerek kendimi alıştırıyordum.
Meğer bir noktayı –ki bu nokta en önemlisiymiş- atlamışım. Askerlikte –özellikle acemilikte- bu tip fiziksel zorlanmalara alışmak, onlarla başa çıkmak kolay bir şey. Asıl zor olan, yolda görünce uzaktan geçeceğiniz, sivil hayatta değil düşüncelerine hareketlerine varlığına dahi tahammül edemeyeceğiniz insanlarla yaşamaya, yeri geldiğinde onlardan emir almaya alışmak. Askere gidecek birine olan tavsiyeniz bu yönde olmalıdır. Yoksa şınav çekmenin, sabah erken kalkmanın, otuz kişilik koğuşlarda bir senfoniyi andıran horlama gürültüleriyle uyumanın, bir tost için saatlerce sıra beklemenin, çamurda sürünmenin, bot vurmasının, gece nöbetlerinde soğuktan burnunuzdan akan sümüğü fark etmemenizin, eşten dosttan hatta dünyadan ayrı kalmanızın… böyle şeylere alışıyorsunuz.
Ha yanlış olmasın; benim askerliğim kebap denilecek harikulade bir yerde geçmekte çok şükür. Yani benim bu anlattıklarıma götüyle gülen kat kat fazlasına şahit olmuş pek çok asker vardır. Hepsine müthiş saygı duymakla beraber, kendi ölçeklerinde de durumun aynı olduğu kanısındayım. Yani askerlikte bir insanı fiziksel koşullardan öte psikolojik koşullar yıpratır.
DEXTER KITE
2 saat önce






